Türkali Köyü            [Anasayfa]    [Genel]    [Köy]    [Tarih]    [Kültür]    [Ziyaretci Defteri]    [Forum]    [Linkler]    [Chat]


TÜRKALİ KÖYÜ TARİHİ     

Prof. Dr. Mehmet SEREZ  

 

1. KARESİ BEYLİĞİ - KARESİ SANCAĞI VE BALIKESİR

2. BATI TRAKYA TÜRKLERİ

3. Hz.MUHAMMED’İN YAŞAMINDA Hz.ALİ’NİN YERİ

4. TAHTACILAR

5. ALEVİLİK

6. OSMANLI DÖNEMİNDE ALEVİ AYAKLANMALARI

7. 1919-1925  KÜRT - İSLAM AYAKLANMALARI

8. TÜRKALİ KÖYÜ

 
1. KARESİ BEYLİĞİ - KARESİ SANCAĞI VE BALIKESİR

  Troia döneminde Balıkesir yöresinde Mysia’lılar oturmaktaydı. Liydia dilinde “kayın ağacı” anlamına de gelen “Mysia (Moesia-Mysi)” halkı, Luwi soyundan gelmedir ve Troia halkı ile birlikte Troia savaşında da yer almışlardır.

Balıkesir’in eski adı Akiros veya Akiraos olup, daha sonraları ise Roma İmparatoru Andriye’ye izafeten, Andriyanotere adını almış ve Andriye’nin burada yaptırdığı Palyo Kastro adlı bir şato’nun adından da kaynaklanarak, Balı Kasrı - Balı Kisra - Poli Kayseros - Balık Hisarı – Balıkesri ve Balıkesir adlarına dönüşmüştür.

  Asya’da büyük bir İmparatorluk kuran ve Papazların Türkistan’ı istilası sonunda da putperest olan Moğollar, Avrasya’yı fethetmek için, soykırıma dayanan öldürme, işkence ve yağmacılıkla ganimet peşinde koşan, barbar ve istilacı bir kavim olarak  ortaya çıktılar. Cengiz Han, 1219’da Sultan Muhammed Şah’ın ülkesi olan Harizmşahlar’a yaklaşık 600-700 bin kişilik bir orduyla saldırdı. Bu saldırı sırasında Cengiz Han’a Cafer Hoca, Hasan ve Danişment adlı üç Müslüman da yardım etmiştir. Bu ülkenin başşehri  olan Semerkant hükümdarı, Müslüman ve fakat 500 Moğol elçisini öldüren ve Selçuklu Hükümdarı Alpaslan’ın karısının da babası olan  Kadir Han (947-1030)’a da saldırdılar. Tatarları ve Naymanları yendiler. Pekin’i 1211’de kuşatıp ve 1215’de de zaptederek Çin’e hakim oldular.  Moğolların Güney Orduları, Cengiz Han (Timuçin)’ın küçük oğlu Toluy (Tuli) komutasında ve 1222-24 yılları arasında Anadolu’nun içlerine kadar sokuldular. Çinlilere göre Kara tatarlar (orman halkı) soyundan geldiğine inanılan ve Onon ırmağı kenarında dokuz tuğ dikildikten sonra 1206’da bir Şaman tarafından Hakan ilan edilen Cengiz Han, Si-Hsia devletine karşı savaş açtı. Fakat bu ülkenin tesliminden bir iki gün önce Çin’in bugünkü eyaleti Kan-su’da, Tangut seferi sırasında attan düşerek yaralanmış, hastalanmış (1226) ve Tangutlar teslim olduktan sonra, 72 yaşında iken 25 Ağustos 1227’de ölmüştür (doğumu; Dülün Bolak, 1155). Cengiz Han, karşı koyanlara karşı çok merhametsiz, şaman, büyücü ve kahinlerle ilişki kuran batıl inançlı, çetin ve korkusuz süvarileriyle son derece barbar ve fakat Müslüman devlet adamlarından da yararlanan bir insandı. Ölümünden sonra  bu defa komuta, oğulları (Çağatay, Ügedey, Tuli ve Cuci) ve torunlarına geçmiştir. Çin denizinden Moskova’ya, Orta Asya, İran, Afganistan ve Cengiz Han’ın yerine seçtiği 3. oğlu olan Ügedey (veya Ogoday;1229-1241)’ın komutasında, 1237-41 yılları arasında da Doğu Avrupa ve Güney Rusya’yı altüst ettiler. Moğol komutanı Baycu Noyan 30 bin kişilik bir kuvvetle 1242 yılında Anadolu Selçuklularına doğru yürüdü ve Erzurum’u kuşattı. Selçukluları 1243’de Kösedağı savaşında yendiler ve kendilerine bağladılar. 1253-58 yılları arasında da Cengiz Han’ın torunu Hülogü Han’ın kurduğu  İlhanlılar İmparatorluğu (1256-1265) sırasında, İran’ı da istila ettikten sonra, Bağdat kütüphanesini yaktılar ve yağmaladılar (1258). Şam’ı aldılar (1260). Daha sonraları ise, Selçuklularla birleşerek 1272’de Memluklularla ve 1292’de de Karaman oğullarıyla savaştılar. Anadolu üzerindeki Moğol baskıları 1298’e kadar sürdürülmüştür.

Moğolların istilasıyla Orta Asya Türkmen Boyları, Orta Doğunun ve Anadolu’nun değişik bölgelerine dağıldılar. Anadolu’da Türklerin kültürel ve etnik ağırlıkları arttı. Moğollar azınlıkta kalarak, Türkleştiler ve İslamlaştılar. Moğolların istilasıyla Anadolu Selçuklu Devleti çökmeye başladı ve Anadolu’da Türk Beylikleri kuruldu. 1175’de Moğolların Anadolu’ya doğru ilerlemesiyle Eskişehir ovasında toplanan yaklaşık 100.000 Türkmen Çadırı, Denizli, Bergama, Balıkesir (Karia – Mysia – Balak hisar) ve Edremit bölgelerine dağıldılar.

Anadolu’nun Moğollar tarafından istilası sırasında, Orta Anadolu’nun Sulucaöyük ve Kırşehir yöresinde çok sayıda,  Caferili Çepni Aşiretleri yaşamaktaydı. Buralardaki araziler ise, Selçuklu Beylerinin Yundluğu (Kısrak yetiştirilen yerler) idi. Moğollar gelince Çepni Gruplarının Beyleri de, Karesi (Karaizi) ve Aydın illerine göç ettiler.

Oğuz Türkleri ve Anadolu Türkmen Boylarından olan Tahtacıların, Moğolların baskılarından Türkistan, Horasan ve Azerbaycan’dan kaçanlar ile birlikte ve daha sonra da Sarı Saltuk (Şerif Hızır, Muhammed Buhari) ile beraber gelenlerden oldukları sanılmaktadır. Ayrıca, 1877-78’de (93 Harbi) sırsında, Balkanlar’ın yarısı Rusların eline geçtikten sonra da Rumeli’den Anadolu’ya  büyük göçler oldu ve bu göçlerle pek çok insan, Balıkesir yöresine gelerek yerleştiler.

Anadolu’da Baba İshak ayaklanması sonunda, Ahmet Yasevi’ye bağlı Horasan Alp Erenlerinden (Ahilerin seyfi kolu) savaşçı, mücahit, şamanist ağırlıklı ve Müslüman bir Türk dervişi olan Sarı Saltuk (Mehmet Buhari veya Şerif Hızır), 1256’da “Hünkar Hacı Bektaş’a imdat” diyerek 12.000 yoldaşıyla Anadolu’ya geldi. Çünkü bunlar, VII. İmam Musa Kazım soyundan gelen Hacı (Hoca) Bektaş Veli’yi kendilerine “serçeşme” olarak tanıdılar. Sarı Saltuk, Sinop’tan Kırım sahillerine geçti. Aktav Tatarlarının reisleri Şehzade Nogay’ın emriyle Dobruca’ya ve 1264’de Kaligria - Romanya’ya geçtiler. Sarı Saltuk’un 1280-81’de Dobruca-Baba dağında ölmesi üzerine, daha fazla baskılara dayanamayan Türkmenlerden bir gurup, Ece Halil önderliğinde 1306’de Çanakkale-Lapseki’ye geçtiler.

Karesi Bey, Selçuklular döneminde bir “Uç Beyi” idi ve Sarı Saltuk taraftarları bazı savaşlarda Karesi Beye yardım ettiler. Sarı Saltuk taraftarlarının önderi Ece Halil, Karesi Beyle anlaşarak Karesi topraklarının değişik bölgelerine ve özellikle Kaz dağı’nın kuzey eteklerine Dağobası ve Evciler çevresine yerleştiler. Şamanist inancına göre kutsal sayılan Kaz’ın adını da İda dağına verdiler.  Öyle ki, 1308’de Bayramiç ve Ezine çevresinde “Türkmen Prensliği” kuruldu ve fakat bu Beylik aynı yılda, Karesi Beyliğine bağlandı.

Alevi Türkmenlerinin  yoğun olduğu Silistre, Dobruca ve Deliorman yöresinde, Alaeddin Keykubat neslinden, soyu Selçuklu Sultanı II. İzeddin Keykavus’a kadar uzanan ve Şeyhlikten Şahlığa geçmek isteyen, iyi eğitim görmüş ve Türk mutasavvıfı olan Şeyh Bedreddin (Bedreddin Simavi: Sivavna-Edirne 1359; Serez 1420) ayaklandı. Fakat Sultan Çelebi Mehmet, fetva alarak Bedreddin’i bir heyet tarafından yargılatmış ve 1420’de Serez pazarında bir dükkanın önünde astırmıştır.

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u kuşatmasından önce, 1451-52 yıllarında düşüncelerini gerçekleştirebilmek için, gemilerine gerekli olan kerestelerin ormanı bol Kaz dağından sağlanmasını emretmiştir. Bu amaçla, Toroslar’dan orman ve kerestecilik işinin uzmanları olan “Tahtacılar” getirilerek Kaz dağı’nın güney yöresi eteklerine yerleştirildiler ve daha sonra da yerleşik düzene geçtiler. 

1859’da Şeyh Şamil’in Ruslara teslim olmasından sonra, Kafkasya’dan büyük  göçlerle gelenler de Karesi Sancağı çevresine, konar-göçer olarak yerleştiler. Ancak, Hüdavendigar (Bursa) Vilayeti Paşası olan Ahmet Vefik Paşa (Çadır Yırtan Paşa), 1862-64 yılları arasında Karesi Sancağında yaşayan konar-göçerlerin iskanda direnmeleri nedeniyle, zor kullanarak ve bazı aşiret beylerini de astırarak büyük bir iskan hareketini gerçekleştirmiştir. Bu yıllarda Balıkesir civarına, XIII. Yüzyılda diğer aşiretlerle beraber gelen ve Caferli Çepni aşiretine bağlı, konar-göçer Oymaklar da bulunmaktaydı. Örneğin, daha sonraki yıllar olan 1884’de 32 Kışlakta Çepniler yaşamaktaydı. Tahtacılar ise; Kozak- Demircideresi, Sındırgı- Koruköy civarına, Savaştepe-Kongurca, Kepsut-Mehmetler ve Pamukçu (Eftelya-Eftelle) civarında bulunan Türkali çiftliği’ne iskan edildiler.

Karesi Beyliği, 1071 Malazgirt savaşından sonra Selçuklu Beylerinden Kalem Beyin (Kalem-Şah) oğlu  Karesi Bey (Kara İsa ; 1282-1328) tarafından 1297-1302 tarihleri arasında kuruldu ve Karesi Beyliği,  1336’da Osmanlıya ilhak oldu. Orhan Bey 1345’de Balıkesir, Aydıncık, Bergama ve Edremit havalisini, Sultan I. Murat da 1359’da tamamını Osmanlı topraklarına kattı. Karesi Sancağı 1840’a kadar Hüdavendigâr (Bursa) Eyaletine, 1843’de Manisa Vilayetine, 1881’de Biga Sancağı ile birlikte Karesi Vilayetine, 1881-88 yılları arasında tekrar Hüdavendigâr Eyaletine bağlı Karesi Vilayeti oldu.1909-10 yıllarında ise müstakil Sancak - Bağımsız Mutasarrıflık oldu. 1923’de Karesi İli ve 1926’da da Balıkesir İli adını aldı.

  Zağnos (Zaganos) Mehmet Paşa da, Fatih Sultan Mehmet’e hocalık yaptı ve Vezir oldu. Daha sonraları Gelibolu, Mora, Trabzon, Balıkesir Valiliklerinde bulundu ve 1461’de Balıkesir’de öldü.

Ekonomik yönden oldukça önemli bir bölge olan Karesi Sancağından elde edilen zeytin yağı, örneğin 1867’de Paris uluslararası fuarda altın madalya almış olmasına rağmen, Balıkesir yöresi bazı felaketlerle de karşılaştı. Örneğin 1484-1503 yılları arasında kuraklık, veba salgını ve kıtlık oldu. 1503 ve 1572’de Medrese talebeleri (suhte) ayaklandı. 1525-27, 1914 ve 1916’da çekirge felaketleriyle birlikte kıtlıklar yaşandı. 1577’de de büyük bir deprem oldu ve pek çok ev yıkıldı. Balıkesir ve civarını etkileyen diğer büyük bir deprem de, 17 Ocak 1897 oldu. Bu depremde 2146 bina tamamen çöktü, 2050 bina hasar gördü ve 34 kişi öldü. 

30 Ekim 1918’de Müttefik devletler ile (İngiltere, İtalya ve Fransa) Osmanlı Hükümeti arasında Yunanistan’ın Mondros kasabasında imzalanan “Mondros Mütarekesi”nin gereği olarak Yunanlılar, İngilizlerin de teşvik, destek ve vaatleriyle 16 nakliye gemisiyle ve 13 Mayıs 1919’da Selanik’ten yola çıkarak 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıktıktan sonra, bu işgalin mütareke şartlarına aykırı olduğu gerekçesiyle, tüm Anadolu’da ve Balıkesir’de büyük bir “Milli Mücadele” dönemi başladı.

Milli Mücadele döneminde Balıkesir adeta devletleşen bir yöre idi.  29 Mayıs 1919’da Ayvalık’ta, 9 Haziran 1919’da Soma’da, 12 Haziran 1919’da Aydın’da, 22 Haziran 1919’da Salihli’de  ve 23 Haziran 1919’da Akhisar’da “Kuva-yi Milliye Cepheleri” kuruldu. Daha sonra bu Cepheler birleşerek “Şimal Cephesi” adını aldı. İşgalden önce, 17 Şubat 1919’da Edremit eski Kaymakamı ve Akbaş cephaneliği Kahramanı Köprülülü Hamdi Bey (1886-1920) Başkanlığında “Edremit, Burhaniye ve Havalisi Müdafaay-i Hukuk Cemiyeti” de kurulmuştu (Hamdi Bey daha sonra, isyancı Aznavur Ahmet tarafından Yenice yakınlarında şehit edilir). Bu sıralarda Ayvalık’ta 17. Kolordu 56.Tümene bağlı 172. Alay Komutanı, Kaymakam (Yarbay) Ali Bey (Nafıa Vekili Ali Çetinkaya :1878-1949) idi. Bu Alayın ancak 150 eri mevcuttu. İzmir’in güneyinde teşkil edilen cepheleri de, Miralay (Albay) Kazım (Özalp) Bey (1882-1968) idare ediyordu. Yunan işgaline karşı büyük bir direniş başlatıldı. Balıkesir’de 18 Mayıs 1919’da I. ve 3 Haziran 1919’da da II. Alaca mescit camide toplantıları yapıldı. Değişik tarihlerde Balıkesir’de 9 ayda 5 Kongre düzenlendi (28.6-12.7.1919; 26-31.7.1919; 13-17.9.1919; 19-29.11.1919; 10-23.3.1920). “Balıkesir Heyet-i Merkeziyesi Toplantısı” 25 Haziran 1919’da yapıldı ve 1308 (1892) ile 1309 (1894) doğumlular Milli Kuvvete katıldılar. Karesi Mebusu Vehbi (Bolak) Bey başkanlığında ve aralarında 23 Nisan 1920’de  Karesi Milletvekili de olan Hacim Muhiddin Çarıklı (1881-1965) ile İbrahim Yörük Bey (1877-1964)’in de bulunduğu 41 kişiden oluşan “Balıkesir Redd-i İlhak Cemiyeti” kuruldu. İşgale karşı çok önemli kararlar alındı ve tam bir devlet ciddiyetiyle seferberlik uygulanarak büyük mücadeleler verildi. İstanbul Hükümeti’nin emirleri ve aldığı kararların işgalin kolaylaştırılmasına dönük olması nedeniyle, bu kararlara karşı çıkılarak Mustafa Kemal ile bağlantılar kuruldu. Ancak, bu büyük bir  direniş mücadelelerine rağmen, Ayvalık 29 Mayıs 1920’de, Edremit 1 Temmuz 1920’de, Gönen 2 Temmuz 1920’de, Mustafakemalpaşa (Kirmastı) ve Karacabey 6 Temmuz 1920’de, Balya 7 Temmuz 1920’de ve Balıkesir de, Yunanlıların İzmir’e çıkışlarından 14 ay sonra, 30 Haziran 1920’de Yunanlılar tarafından işgal edildi.

İşgal döneminde Yunanlılar Türk halkına karşı unutulmaz zulüm, işkence, idam, katliamlar ve sürgün cezaları uyguladı. Binlerce insan göç etmek zorunda kaldı.

İşgaller sonrasında Mustafa Kemal, “vaziyet-i umumiye feci bir manzara arz ediyordu” demektedir.

Yunanlılar, işgal öncesi ve işgal sonrasında da en büyük desteği yerli Rum ve Ermenilerden almaktaydı. Örneğin, 1893 nüfus sayımına göre; Karesi Sancağında 257.954 Müslüman, 67.386 Rum, 6307 Ermeni, 1.258 Bulgar, 849 Katolik, 314 Yahudi ve 2.273 Yabancı uyruklular yaşamaktaydı. 1900 yılında ise Karesi Sancağında; 284.815 Müslüman ve 85.963 gayri Müslim (74.631’i Rum) bulunmaktaydı. Nitekim, o yıllarda Batı Anadolu’da Rum nüfusu oldukça fazla idi. Örneğin, 1914’de yapılan bir nüfus sayımına göre; Ayvalık’ta 31.445 Rum  ve  454 Türk yaşamaktaydı. 1773’de Papaz İkonom’un yardımıyla Sadrazam Cezayirli Hasan Paşa tarafından özerklik (otonomi) verilen Ayvalıkta,1803’de Akademi kurulmuş ve 1821’de Rumlar isyan ettikleri sırada da yöneticiler dışında, 20.000 Rum yaşamaktaydı. Örneğin, 1899’a gelindiğinde ise, Ayvalık’ta tamamı Rum olan 21.000 kişi bulunmaktaydı. Bu tarihlerde şehirde Fransız ve Avusturya konsoloslukları bulunmaktaydı. Edremit’te de 1881’de 4000 Türk ve 200 Rum hanesi vardı. Örneğin, 1908 yılında Kayseri Sancağı’nda 225.000 Rum ve Ermeni’ye karşın 200.000 Müslüman yaşamaktaydı. Çanakkale’de ise; 1839-1845’de 125 hanede 800 Yahudi yaşardı (Nüfusun % 10’u). Ayrıca, nüfusun %25’i Rum ve %15’i Ermeniydi. 1840’ta ise, nüfusun %50’sini gayri Müslimler oluşturuyordu ve 1845’te çıkan bir yangında Yahudi mahallesi tamamen yanmıştır. 

Keza, 14 Nisan 1919 tarihli nüfus tahminlerine göre, Anadolu’da 14.118.968 kişinin 1.167.946’sı Rum ve 587.960’ı da Ermeni idi. Rumlar, Batı Anadolu, Trabzon havalisi ve Doğu Trakya’da; Ermenilerin ise, 1914 nüfus sayımına göre, 1.250.000 olarak bildirilen nüfusları, Doğu Anadolu’da yoğun olarak bulunmaktaydı. Bu nedenle, Batı Anadolu’nun Yunan işgali, Rumların da yardımıyla kolaylaştırıldı. Nitekim, işgal döneminde isyancı Aznavur Ahmet’in yanı sıra, Balıkesir’in kırsal bölgelerinde de ayrıca halka huzursuzluk veren pek çok Rum çeteleri, eşkıya ve asker kaçakları da bulunmaktaydı.

Balıkesir Milletvekili Abdülgafur Iştın Efendi (1882-1951) , 23 Ağustos -13 Eylül 1921 tarihleri arasında devam eden Sakarya Savaşı sırasında Mecliste çok etkili bir konuşma yaptı. Balıkesir Milletvekili Vehbi Bolak Bey (1882-1958) de 14 Eylül 1921-13 Ağustos 1922 tarihleri arasında ve Büyük Taarruza hazırlık döneminde Milli Eğitim Bakanlığı sırasında, taarruz konusunda bir ara kararsız kalmıştır. Fakat aynı dönemde Balıkesir Milletvekili Hasan Basri Çantay (1887-1964) Bey ve arkadaşları ise, Meclise bir önerge vererek, Yunan zulmünün protesto edilmesini, acı örnekler vererek gerekçelerini açıklamışlardır. 

Balıkesir’i Demirci Akıncı müfrezeleri 6 Eylül 1922’de teslim aldılar. Manisa, Balıkesir ve Uşak üçgeninin ortasında bulunan Demirci’de Kaymakam İbrahim Ethem (Akıncı) Bey, Parti Pehlivan Ağa (Mehmet Başkak), Halil Efe ve Hacı Veli gibi Çete Reisleriyle beraber bir Akıncı Kolu oluşturdu ve Yunan hatları gerisinde gerilla savaşıyla, yörede büyük bir mücadele verdiler. İbrahim Ethem Bey, Balıkesir konağı önünde toplanan ve silahlarını, fişeklerini ve el bombalarını ordu ambarlarına teslim ederek bırakan Efelere; “Akıncı kardeşlerim, işiniz bitti. Veda vakti geldi. Şimdi verdiğimiz söz gereği, bir teşekkür bile beklemeden köyünüzün yolunu tutun ve sabana yapışın. Siz savaşırken köyünüz yıkılmış, eviniz yağmalanmış, aileniz kayba uğramış olabilir. Tevekkülle karşılayın. Daha acısı, belki bazı hainleri zengin hatta mevki sahibi olmuş görebilirsiniz. Bir gün, hizmetinizi küçümseyenler bile çıkabilir. Bütün bunları ölüme meydan okumuşların vakarı ile seyredin. Ancak vatanın kurtuluşunda payı olanların duyabileceği o zengin hazzı, hiçbir şeye değişmeyin. Çünkü bu hazzı vatanın kurtuluşunda payı olanlardan başka hiç kimse duyamaz” şeklinde bir veda koşması yaptıktan sonra, topluca helâllaştılar ve dağıldılar.

Milli Mücadele sonunda, Balıkesir işgalden 768 gün sonra  6 Eylül 1922’de ve Ayvalık da 12 Eylül 1922’de işgalden kurtuldular. Son Yunan askeri de 17 Eylül 1922’de (3 yıl, 4 ay ve 2 gün sonra) Anadolu’dan çekilir.
Mustafa Kemal Atatürk Balıkesir’i 6 Şubat 1923 ve 24 Haziran 1934 tarihleri arasında 7 kez ziyaret etti. İlk gelişlerinde 7 Şubat 1923’de, öğle namazını müteakiben Paşa Camide “Balıkesir Hutbesi” olarak da bilinen ve “Ey Millet Allah Birdir. Şanı büyüktür. Allah’ın selameti, atıfeti ve hayrı üzerinize olsun…” diyerek başladığı bir konuşma yaptı.

2. BATI  TRAKYA  TÜRKLERİ

Batı Trakya’da Komotini (Gümülcine), Alexandrapolis (Dedeağaç) ve Ksanti (İskece)’de Türkler yaşamaktaydı.

Trakya’da 1356-57’de şiddetli bir deprem oldu ve akabinde salgın hastalıklar yayıldı. I. Murat zamanında ise, 1362-63 yılları arasında Gümülcine, Evrenos Bey tarafından Rum ve Yahudilerden alınarak Osmanlıya katıldı. Keza, 1372-74 yılları arasında da İskeçe, Kavala, Drama, Zihne, Serez ve Karaferye, Evrenos Bey ile Hayrettin Paşa tarafından alınmıştır. Rumeli’ye geçirilen ilik Türk kafilesi Karesi bölgesinden konar-göçer Türkmen grupları olmuştur. Bu göçler, daha sonra da sistemli bir şekilde sürmüştür.

Serez bölgesine ise, 1374-65 yılları arasında Saruhan’da (Manisa dolayları) konar-göçer Yörükler iskan edilmişlerdir. Serez, Osmanlı Hanedanının resmi konaklama yeri idi ve eserleriyle klasik Osmanlı edebiyatının muazzam hazinesini zenginleştiren şairlerin büyük çoğunluğu orada yetişmişlerdir. Örneğin, Serez’de 1420’de ölen Şeyh Bedreddin Mehmet, devrimci ve filozof bir kişiydi.

1901 yılı Edirne Vilayeti Salnamesine göre, İskece nüfuzu; 3136 Rum, 1958 Bulgar, 109 Yahudi, 90 Kıpti ve 25367 Müslüman yaşamaktaydı.

Hacı Bektaş Anadolu’ya Ahmed Yesevi’nin talebesi olan Lokman Perende ile Seyyid Muhammed tarafından görevlendirilmişti. Horasan’dan kardeşi Menteş ile birlikte önce Sivas’a geldiler. Oradan Amasya’ya geçtiler. Babai tarikatının Şeyhi Baba İshak’ın vefatına kadar orada kaldılar. Daha sonra ise, Suluca Karahöyük’e geldiler. Hacı Bektaş Veli, bir din adamı, yenilikçi, düşünür, sosyolog, maneviyatçı, ziraatçı ve tam bir Türkçü idi. Burada yetiştirdiği öğrencilerini görüşlerini yaymak için Anadolu’nun çeşitli diyarlarında açtığı “Kırk Ocak”lara gönderdi ve görevlendirdi. Bunlar arasında; Tapduk Emre, Sarı Saltuk, Geyikli Ahmed Baba, Abdal Musa, Ahi Evren, Balkan ülkelerinde büyük hizmet gören Kızıl Deli Sultan (Seyd Ali), Kaygusuz Abdal ve Pir Sultan Abdal bulunmaktadır. Torunu Balım Sultan ise, Bektaşilik tarikatını kurmuştur. Allah-Peygamber-Ali üçlemesine bağlı olan Bektaşiler, yedi prensibe bağlıdırlar: İnsanlık, İyilik, Adalet, Hürriyet, Müsavat, Çalışkanlık ve İnsanlık aşkı’dır.

 

3. Hz. MUHAMMED’İN YAŞAMINDA Hz. ALİ’NİN YERİ

a.      Hz. Muhammed Dönemi (Mekke, 571 – Medine, 632)

Muhammed’den önce, diğer yörelerde olduğu gibi, Arap yarımadasında da, Hıristiyanlığın yanı sıra putperestlik de yaygındır. Nitekim, İ.S. III. Yüzyıl ortalarında halkı putperestliğe sapmış olan Efesli bir grup genç, Allah’a olan inançlarını muhafaza ettikleri için, halkı tarafından cezalandırılır. Onlar, bu eziyetlerden kaçarak bir mağaraya sığınırlar ve orada 300 yıl kadar uyurlar.

Yeryüzü yaşamında Tanrıya göre son Peygamber olan Muhammed’den önce de Ninova’lı Metta’nın oğlu Yunus, İbrahim, İsmail, Musa ve İsa gibi 24 Peygamber gelmiştir.

Son Peygamber olan  Muhammed ise, İbranilerin Peygamberi olan İsmail’in soyundan gelir. İsmail’in babası İbrahim, karısı Hacer ve oğlu İsmail ile birlikte Mekke’ye yerleşir. İsmail döneminde Allah, Mekke’de İsmail’in topuğunun olduğu yerden bir su kaynağı fışkırtır. Vadi, suyun bolluğu ve güzelliği nedeniyle, kervanların ve Kabe’yi ziyaret edenlerin konak yeri olur ve kaynak da “zemzem” adını alır. Küp şeklinde olan Kabe de buraya inşa edilir. Haceriesved taşını da Kabe duvarına Muhammed yerleştirir. Kabe, 605’te çıkan bir yangın ve sel felaketiyle de hasar görür.

İsmail’in babası İbrahim de Peygamberdir İ.Ö. 1263’te doğduğu kabul edilir. Putları kırdığı için ateşe atılır. Fakat ateş soğur ve o kendisini bir bahçe içinde bulur. Mısır Firavunu kendisine Hacer adlı bir köle hediye eder ve onunla evlenir. Mekke’ye geldiklerinde Allah’ın emriyle, kendisi 99 ve oğlu İsmail de 13 yaşında iken sünnet olurlar. Gördüğü bir rüyada Allah, oğlu İsmail’i kurban etmesini ister. İbrahim bunu yerine getirirken gelen bir vahiyle, bunun bir imtihan olduğu bildirilir ve onun yerine bir koç indirilir. İbrahim ile oğlu İsmail’e, müminlerin ibadet edecekleri bir bina yapmaları emredilir. Mekke’de Kabe’yi inşa ederler. İbrahim 99 yaşında iken karısı Sara’dan İshak adında ikinci oğlu da olur. 175 yaşında ölür ve oğulları İsmail ile İshak tarafından defnedilir. İbrahim Peygamber’e “suhuf” adı verilen 10 sayfalık bir kitap da vahiyle  iner. 

Muhammed’in babası Beni Haşimi’den Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah, Muhammed’in doğumundan birkaç hafta önce ve Fil yılı olan 570’te ölür. Efsaneye göre, Abdülmuttalib Tanrı’dan 10 çocuğunun olmasını ister ve bunlardan birisini kurban edeceğini bildirir. Çocukları olunca, aralarında çekilen kura Abdullah’a çıkar. Fakat Mekke halkı, iyi ve akıllı bir çocuğun kurban edilmesini istemezler. Yesrib (Medine)’li bir hakimin önerisi üzerine, Abdullah’a karşı 10 deve koyarlar. Kura Abdullah’a çıkar. Her defasında 10’ar deve konularak kuralar tekrarlanır, ancak kuralar her defasında İsmail’e çıkar. Son olarak deve sayı 100’e çıktığında,  bu defa kura develer tarafına çıkar. Develer kurban edilerek kesilir ve fakirlere dağıtılır.

Haris’in karısı Halime, Muhammed’e süt Anneliği yapar. Muhammed 6 yaşında iken, Beni Zühre’den Vehbi’nin kızı olan Annesi Amine hatunu kaybeder (577). Dedesi Abdülmüttalib onu himayesine alır. Fakat o da, Muhammed henüz  8 yaşında iken, 80 yaşında ölür (579). Onu bu defa, Amcası Ebu Talib büyütür. Ebu Talib, Ali ve Cafer’in de babalarıydı. Ali’nin kardeşi Cafer, 7 yaşında iken, Habeşistan’a göç eder. Çünkü, Müslümanlara karşı baskılar arttığında, Muhammed bir grup Müslüman’ın Habeşistan’a göç etmesine izin verir.

Abdülmüttalib Kureyş ordusunu yönettiği sıralarda, Habeşistan Kralı ve Yemen’i de yönetimi altına alan Ebrehe, Mekke’den daha gösterişli bir Katedral yaptırır ve tüm Arapları bu kiliseye haccetmeye çağırır. Fakat kendisinin bu isteği olmayınca Kabe’yi yıkmak üzere yola çıkar. Mekke’ye yaklaştıklarında ordunun önünde giden Fil durur ve tüm zorlamalara rağmen Fil çöker. Birden gökyüzü kararır ve garip sesler duyulur. Denizden gelen bu karanlık manzara giderek genişler ve gökyüzünü kuşlar doldurur. Kırlangıç’a benzeyen bu kuşların (Ebabil) her birinin ağızlarında ve ayaklarında fasulye büyüklüğünde üçer taş taşıdığı görülür. Zırhı da delebilen bu taşlar askerlerin üzerine bırakıldıklarında isabet alanlar hemen ölür. Bu olaydan sonra Araplar İbrahim’in soyundan gelen Kureyşlilere “Tanrı’nın Halkı” derler ve onlara saygı gösterirler.

Muhammed henüz 9 veya 12 yaşlarında iken, amcası Ebu Talib onu bir ticaret kervanıyla Suriye’ye götürürken, bir Manastır kenarında ağaç altında konaklarlar. Manastır Rahibi olan Bahira (Buheyra), burada bir mucizeye şahit olur. Kervan Manastıra yaklaşırken bir bulut da kervan ile birlikte onların üzerinde hareket eder. Kervan durduğunda bulut da durur. Bahira, onları Manastıra yemeğe davet eder. Ebu Talib Muhammed’i kervanın başında bırakır ve yemeğe giderler. Rahip “Hepiniz bu kadar mı?” diye sorar. “Evet” derler.”Başka kimse yok mu?” der Rahip. “Yalnız kervanın başında bir çocuk bıraktık” derler. Rahip “Onu da çağırın” der. Bahira, Muhammed geldiğinde, yemek boyunca onu dikkatle inceler. Yüz ve vücut özelliklerinin, kendi kitabında sözü edilen ve gelecek olan yeni bir Peygamber’in ölçülerine aynen uymakta olduğunu görür. Muhammed’e sorduğu bazı sorulara ayrıntılı cevaplar alır. Daha sonra Muhammed’e gömleğini sıyırmasını ve sırtına bakmak istediğini söyler. Muhammed’in sırtında ve iki kürek kemiği arasında “Peygamberlik mührü” görür. Ebu Talib’e “Bu çocuk senin neyin olur?” der. Ebu Talib “Kardeşimin oğludur” der. Bunun üzerine Rahip, “Kardeşinin oğlunu ülkene geri götür ve onu Yahudilerden koru” der.

Muhammed 25 yaşına kadar, Ebu Talib’in yanında ticaretle meşgul olur ve 30 yaşında iken, Sevde adlı kadınla evlenir.

Cildi beyaz olan Muhammed, orta boylu, ince, geniş omuzlu ve diğer organları da orantılıdır. Siyah olan saçları hafif dalgalı ve kulak memesine kadar uzundur. Sakalı da saçlarıyla aynı boydadır. Geniş alınlı, gözleri yuvarlak ve kahve renklidir. Uzun kirpikli, kaşları ise geniş ve hafif çatıktır. Burnu kemerli, ağzı geniş ve güzel şekillidir. Bıyıklarını üst dudağına kadar uzatır.Yüzünde ise, babası Abdullah gibi bir nur vardır.

Hatice onun hem bu dış güzelliği ve hem de dürüstlüğü nedeniyle, ondan 15 yaş büyük olmasına rağmen Muhammed ile evlenir (595). Çünkü, Mekke (Beke = dar vadi)’de bazen zengin tacirlerin kervanlarını da yöneten Muhammed (övülen)’e “el-emin=güvenilir” denirdi.

Muhammed Hira dağını, sık sık ziyaret eder ve burada bazı rüyalar görür. Kırk yaşına bastığı yılda Ramazan ayının 27. gecesi Hira dağı mağarasında, Cebrail tarafından ilk vahiy gelir ve Peygamber olduğu bildirilir (610). Ancak, üç yıl Cebrail görülmez. Üçüncü yıl sonunda tekrar vahiy gelmeye başlar ve bu 22 yıl devam eder. O artık Peygamberdir ve İslam’a  çağrı yapılması zamanı da gelmiştir. İlk Müslüman olanlar; Hatice, Ali ve Ebu Bekir’dir. Muhammed, bir gün Ali’ye hazırlattığı bir yemek davetinde ve kendisine inananlara,”Kim bana yardımcı, kardeşim ve varisim olacak?” diye sorar. Ali, “Ey Allah’ın Resulü, ben senin yardımcın olacağım” der. Peygamber elini Ali’nin ensesine koyar ve “Bu, sizin aranızda benim vekilim, varisim ve kardeşimdir. Onu dinleyin ve ona itaat edin” der. Bu olay sırasında Ali henüz 13 yaşındadır (611).

Arap kabileleri, Kureyşliler (inanmayanlar) ve Haşimiler (inananlar) olmak üzere ikiye ayrılır. Mekkeliler Muhammed’e karşı bir boykot yazısını Kabe’nin içinde bir duvara asarlar. Fakat bu yazıda bulunan “Allah” ve “Muhammed” kelimelerinin dışında olan yerleri karıncalar kemirirler.

Ömer’in babası, Rukana ve Beni Adi kabilesinin reisi Hattap’ dır. Dayısı ise, Muhammed’e inanmayan Ebu Cehil (Cahillerin babası)’dir. Ömer, Muhammed’i öldürmek istediği bir anda ve 26 yaşında Müslüman olur ve Müslümanlar daha da güçlenirler.

Muhammed henüz 50 yaşında ve Hatice de  65 yaşında iken, 25 yıllık bir evlilikten sonra, Hatice 621 yılında ölür. Bu arada Muhammed’in amcası, Ali ve Cafer’in de babaları olan Ebu Talib de ölür.

Kureyşlilerin başına, Peygamber’e inanmayan diğer amcası Ebu Leheb geçer. Kureyş ordusunun komutanı da Ebu Süfyan’ dır. O Muhammed’in diğer bir amcası olan Haris’in oğludur ve aynı zamanda Muhammed’in süt kardeşidir.

Muhammed  İdris, İlyas, İsa ve Meryem gibi Cebrail tarafından 7 kat semaya, yani Miraca yükseltilir (619). Burada Mescit’te namaz kılarken, tüm Peygamberler de onun arkasında namaz kılarlar. Muhammed’in önüne biri süt, diğeri ise şarapla dolu iki fıçı konur. Peygamber süt dolu fıçıdan alır ve içer. Bunun üzerine Cebrail, “sen doğru yola yöneltildin, sen de  halkını o yola yönelttin ve şarap sana yasaklandı” der. Rabbi ona 50 rekat namaz emreder. Dönüşte Musa’ya rastlar ve Musa, “Senin ümmetin zayıftır bu sana fazla, git hafiflet” der. Rabbi onu 40’a indirir. Musa tekrar “Bu sana fazla, tekrar söyle” der. Sonunda Rabbi onu, her defasında azaltarak 5 rekata indirir.

Halk arasında “doğrunun tasdikçisi” ve “doğrunun şahidi” olarak bilinen Ebu Bekir, sürekli olarak Muhammed’in yanındadır. Örneğin, Muhammed kendisini öldürmek isteyenlerden kaçıp Sevr mağarasına sığındığında, yanında Ebu Bekir de bulunur.

İslam’ın Mekke dönemi 12 yıl devam eder. Peygamber Medine’ye (Yesrib) göç ederken, Mekke’den ayrıldığının fark edilmemesi için, her zaman üstünde uyuduğu örtüyü Ali’ye verir ve “Benim yatağıma yat ve benim bu yeşil Hadrami örtüme bürün, uyu, sana onlardan bir zarar gelmeyecek” der. Muhammed Kesva adlı devesiyle Medine vahasına 27 Eylül 622’de ve Medine’ye de 30 Eylül 622’de varır. Ali ise, önce Muhammed’e emanet edilen malları sahiplerine dağıttıktan üç gün sonra,  Medine’ye gelir. Müminler topluluğunu daha çok birbirine bağlamak isteyen Muhammed, Ensar (yerliler) ile Muhacirler (göç edenler)’in birbirleriyle kardeş olmalarını ister. Hamza da Abdülmüttalib’in oğlu, yani Muhammed’in amcası idi. Muhammed Hamza ile Zeyd’i kardeş yaptıktan sonra, Ali’nin elini tutar ve “Bu da benim kardeşimdir” der. Hicret’in 1. yılında Müslümanların sayısı 1500’ü bulur.

Muhammed, Hicretin 3. yılında, daha öne Mekke’de iken nikahladığı,  Ebu Bekir’in 9 yaşında olan  kızı Ayşe ile evlenir.

Müslümanlara karşı pek çok zulüm ve işkence yapılmış olmasına rağmen, Muhammed’e  her hangi bir savaş işareti verilmediği için hep savunmada kalır. Sonunda “sizinle savaşanlarla, siz de din uğruna savaşın” ayeti indikten sonra, Bedir savaşı başlar. Ali, Bedir savaşına giderken ordunun üç flamasından birini de o taşır. Savaşa Müslümanlar 305 kişiyle ve Mekkeliler ise 3000  kişiyle katılırlar. Savaştan önce bir kamp kurulur. Daha sonra Peygamber üç kuzenini; Ali, Zübeyr ve Sad’ı Mekke ordusunun Bedir kuyusundan su alıp almadıklarını öğrenmek için kuyuların başına gönderir. İki ordu Ramazan’ın da 17. gününe rastlayan 17 Mart 623’te karşılaşırlar. Muhammed, “Allah’ım, işte Kureyşliler, kibir ve gururla geliyorlar, sana karşı çıkıyor ve senin Resulünü yalanlıyorlar. Ya Rabbi, bize vaat ettiğin yardımını üzerimizden eksik etme! Ya Rabbi, bu sabah onları helak et” diyerek dua eder. Savaş her iki taraftan seçilen üçer kişinin teke tek vuruşmasıyla başlar. Peygamber, “Kalk ey Ubeyde!  Kalk ey Ali!  Kalk ey Hamza! “ der. Ali Velid ile, ordunun en yaşlısı olan Abdülmuttalib’in torunu Ubeyde ise Utbe ile ve Hamza da Şeybe ile dövüşerek onları öldürürler. Bu savaşa Ömer ve Muhammed’in kayınpederi Ebu Bekir de katılır. Savaş sırasında Kureyşlilerin önemli komutanlarından Ebu Cehil ölür. Kureyş ordusunun başında olan Ebu Süfyan, savaş sonrası Mekke’ye döndüğünde, Ebu Leheb’e şu olayı anlatır: “Düşmanla karşılaştık, sonra arkamızı dönüp kaçtık. Onlar bizi kovaladılar ve istedikleri kadar esir aldılar. Arkadaşları suçlamıyorum. Çünkü biz sadece düşmanla karşılaşmadık. Gökle yer arasında, ayakları yere değmeyen atlar üzerinde beyaz giysili adamlar da vardı” der.  Ebu Süfyan, bu savaşta oğulları Hanzel’i ve Amr’ı, karısı Hind ise babası Utbe ile amcası Şeybe’yi ve kardeşi Velid’i  kaybederler. Hind’in babasını ve amcasını Hamza öldürür (Mart 624). Mekkeliler 70 kişi kaybederler. Müslümanlar ise, 14 şehit verirler. Muhammed’in kızı Rukiye ile evli olan Osman ise, karısı hasta olduğu için Bedir savaşına katılamaz ve bu savaş sırasında Rukiye Medine’de ölür.     

Peygamber, kızı Fatma ile Ali’yi evlendirdiği sırada, Ali’ye kendisi dönünceye kadar Fatma’ya yaklaşmamasını söyler ve tüm düğün misafirlerini de gönderdikten sonra eve döndüğünde karısı Ümmü Eymen’e, “Kardeşim nerede?” der. Ümmü Eymen, “Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın Resulü, senin kardeşin kim?” diye sorar. Peygamber,“Ebu Talib’in oğlu Ali” der. Ümmü Eymen, “Kızını onunla evlendirdiğin halde, o senin nasıl kardeşin olur?” der. Peygamber de ona,”Gerçekten Ali benim kardeşimdir” der. Muhammed, Ümmü Eymen’den bir miktar su ister ve sudan bir ağız dolusu alıp, ağzındaki suyu tekrar kaba boşaltır. Ali içeri geldiğinde onu, önüne oturtur ve eline aldığı bir miktar suyu Ali’nin göğsüne ve kollarına serper. Sonra kızı Fatma’ya da aynısını yapar. Onlara ve doğacak evlatlarına dua eder.

Muhammed pek çok evlilik geçirmesine rağmen, sadece Hatice’den Fatma adında bir kızı olur.

625 yılı geçtikten sonra ve bunu takip eden Ramazan ayında, Fatma bir erkek çocuk doğurur. Peygamber, çocuğun kulağına ezan okur ve ona “Güzel” anlamına gelen “El-Hasan” adını verir.

Ali, Bedir savaşından 13 ay sonra yapılan Uhud savaşında (Mayıs 628-Nisan 629), onunla teke tek dövüşmek isteyen Talha’yı öldürür. Bu savaşta Haşimilerin 700 kişilik ordusundan 72’si şehit olur. Kureyşliler ise, 3000 kişiden oluşan ordusundan sadece 22 kişi kaybederler. Muhammed bu savaşta yaralanır. Ebu Süfyan’ın kuzeni ve Muhammed’in de amcası olan Hamza da bu savaşta şehit olur. Hamza’yı, Ebu Süfyan’ın karısı Hind, Bedir’de ölen yakınlarının öcünü almak için kiraladığı Vahşi tarafından öldürtür. Muhammed’in dağlara yerleştirdiği okçuların verilen emre uymamaları ve yerlerini terk etmeleri nedeniyle, Müslümanlar savaşı kaybederler. Yahudiler de bu savaşın cumartesi günü olacağı bahanesiyle, Muhammed’in yanında olmaktan vazgeçerler. Mekkelilerin başında olan Halid bin Velid, daha sonra Müslüman olur ve Uzza putunu kırar.

Ali’nin eşi Fatma, 626 yılının ilk aylarında 2. çocuğunu da doğurur ve ona “Hüseyin” adını verirler.

Hendek savaşında Ali Amr’ı öldürür (626). Ali, Müslümanlara ihanet eden ve Musevi kabilesinin yaşamakta olduğu Kurayza savaşında da olduğu gibi, katıldığı tüm savaşlarda sancaktarlık yapar. Nitekim, Hayber savaşında da “Kartal” adını verdikleri sancağı da o taşır ve Hayber kalesinin alınmasında büyük rol oynar. Yahudilere din hürriyeti verilir.

Hicretin 5. yılında Kureyş ve Gatafan kabileleri ile Medine’de ihanet eden Beni Kureyza Yahudi kabilesiyle birleşerek, sayıları 12.000’i bulur. Hendek savaşında Medine’nin etrafına savunma amaçlı hendekler kazılır ve çıkan toprağın arkasına Medineliler mevziilenirler. Medine, Mekke ve Hayber gibi diğer bölgelerden gelen müttefik ordusuyla  kuşatılır. Düşman hendeği aşamaz. Ancak bir ay kadar devam eden kuşatma süresinde yardım alamayan Müslümanlar bunalırlar. Bu sırada bir mucize olur. Aniden ortaya çıkan soğuk bir fırtına düşmanın çadırlarını söker, ateşlerini söndürür ve düşmanı toza boğar. Müslüman askerlerin arkasında sahipleri görülmeyen seslerden tekbirler işitilir. Düşman perişan olur ve başarılı olamadan geri çekilirler.

Beni Kurayza bölgesinde yaşayan Yahudi kabilesi üzerine yürüyen Muhammed 25 gün süren bir kuşatmadan sonra Kurayza kalesini ele geçirir. Bu savaşta Ali büyük bir rol oynar.

Habeşistan’a 7 yaşında giden Cafer 40 yaşında geri döner ve Medine’ye yerleşir.  Esma ile evli olan Cafer’in Abdullah, Muhammed ve Ayn adlarında çocukları olur. Muhammed’in “Görünüşün ve karakterin bana benziyor” dediği Cafer, Mute savaşında şehit olur. Onun ölümüne çok üzülen Muhammed, Cafer’in çocuklarını öper, ağlar ve Cafer’in Melekler gibi gökyüzüne uçtuğunu söyler. Mute savaşında (629-630),  Bizanslıların 10.000 kişilik ordusuna karşı, Müslümanlar 3.000 kişilik bir kuvvetle savaştıkları için, Müslümanlar başarılı olamadan geri çekilirler.

Muhammed Habeşistan’a göç eden ve orada kocası ölen Ebu Süfyan’ın kızı ile de evlenir. Amacı, barışı sağlamaktır. Nitekim, Mekke ile Medine arasında süresi 10 yıl olan Hudeybiye barış anlaşması imzalanır (628).  

Peygamber’e en çok sevdiklerinin kimler olduğu da sorulduğunda, “Kızlarım, torunlarım, Ali, Ebu Bekir, Zeyd, Üsame ve Ayşe” derdi. Ali ve Fatma’dan olan torunlarına da büyük bir sevgi besler. “Bana ev halkı içinde en sevgili olanlar Hasan ve Hüseyin’dir” der. Çoğu kez, Hasan ve Üsame’yi ellerinden tutar, “Allah’ım, ben onları çok seviyorum, sen de onları sev” diye dua ederdi.

Hicretin 8. yılında Muhammed’in kızı Zeynep de ölür.

Ebu Süfyan Muhammed ile olan mücadelelerinde başarısız kaldığı ve çaresiz bir duruma düştüğü sırada, Ali’ye gider ve ne yapması gerektiği konusunda yalvararak ondan yardım ister. Ali, “Tek tek bütün insanlara himaye vermelisin, başka çare yok” der.

Peygamber, Ali ve Ömer komutasındaki Müslüman ordusunu Kudey’deki Menat tapınağının yok edilmesi ve ayrıca Taif kabilesini de yola getirmek amacıyla onların üzerine seferler düzenletir. Huney savaşı olur. Bu seferden sonra, Taifliler, 630-631’de Müslüman olurlar

Tebük seferi sırasında Peygamber 30.000 kişilik ordusuyla Bizans himayesinde olan Gassaniler (Gassanlılar) üzerine yürür. Ali’yi, ailesine bakmak üzere Medine’de bırakır. Fakat münafıklar onu kendinden uzak tutarak kurtulduğu söylentisini yayarlar. Bunun üzerine Ali, zırhını ve silahlarını kuşanır, Peygamber’in ilk konakladığı yerde onlara yetişir. Peygamber’e ortalıkta dönen söylentileri anlatır. Fakat Peygamber, geriye dönmesini ve “Beni hem kendi ailemde, hem de ailende temsil et. Ey Ali, benden sonra Peygamber gelmemesi hariç, senin bana, Musa’nın Harun’a yakınlığı gibi yakın olmamdan memnun değimlisin?” der. Bu savaşta Zeyd ve Abdullah şehit olurlar.

Hac kafilesi Ebu Bekir önderliğinde yola çıktıktan sonra, Medine’de kalan Peygamber’e bir ayet gelir ve bunun üzerine, “Bana benim ailemden birinden başkası temsilci olamaz” der ve  Ali’ye, “Tüm hızıyla hacılara yetişmesini” söyler. Ali, inen ayetleri Mina’da okuyacak ve o yıldan sonra Kabe’ye çıplak girilemeyeceğini ve putperestlerin son defa Hac yaptıklarını ilan edecektir. Ali, Ebu Bekir’e yetişir ve bayram günü, tüm hacılar kurbanlarını kesmek üzere Mina vadisinde toplandıklarında Ali, ilahi mesajı onlara açıklar.

Bizans yönetiminde olan Necran Hıristiyanları anlaşma yapmak için Peygamber’e geldiklerinde, Peygamber onlara ayetler okur. Hıristiyanlar, Peygamber’in evine geldiklerinde, onun Ali, Fatma ve iki oğullarının yanında, büyük bir aba giymiş ve hepsini de içine alacak şekilde olduğunu görürler. Bu olaydan sonra, bu beş kişiye, “Ehl-i Aba” denir.

Ali Peygamber’in dünyevi ve uhrevi konularda düşüncelerini özetlerken, “Her zaman yaşayacakmış gibi bu dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalış”. “Bu dünyada bir garip veya yolcu gibi ol” der.

Muhammed cenneti müjdelediği Ashabından 10 kişi arasında Ali de vardır. Bir Hadisinde : “Cennet üç kişiyi arzular: Ali, Ammar ve Selman” buyurur. Fatma’ya da şöyle demiştir: “Sen İmran’ın kızı Meryem hariç, Cennet’teki kadınların en üstünüsün”. Ali’nin Peygamber’den aldığı hikmeti gelecek nesillere ulaştıracak olan en önemli habercilerden biri olacağına işaret ederek, onun hakkında, “Ben bilginin şehriyim, Ali de onun kapısı” derdi. Umuma hitaben de, “Benim ashabım yıldızlar gibidir, hangisini izlerseniz, hidayet bulursunuz” der.

Peygamber, 630 yılının Ramazan ayında 10.000 askerle hac için Mekke’ye gider ve Kabe’yi tüm putlardan ve resimlerden temizler. Şehir halkına da hür ve serbest olduklarını bildirir. Mekke halkının tamamına yakını Müslüman olur (629).

Peygamber, Hicret’in 10. yılında (Nisan 631-Mart 632) veda haccına, 30.000 kişiyle çıktığı zaman, Yemen seferinden dönmekte olan Ali, hacdan önce onlara yetişmek üzere güneyden Mekke’ye doğru hızla ilerler. Ali, komuta yerine bir vekil bırakarak ordusundan önce Mekke’ye gelir. Askerlerin ise, Mekke’ye çok yaklaştığı bir sırada ve Ali de onları karşıladığında askerlerin eski elbiselerinin yerine ganimetlerden elde ettikleri yeni elbiseler giydiklerini görür. Bu olaya çok kızar. Çünkü, ganimetler önce Peygamber’e teslim edilmeliydi. Onlara eski elbiselerini tekrar giymelerini emreder. Askerler bu durumu Peygamber’e iletirler ve onu şikayet ederler. Peygamber, “Ey insanlar, Ali’yi suçlamayın, çünkü o Allah yolunda, suçlanamayacak kadar titizdir” der. Medine’ye dönerken de yine Ali’yi kendisine şikayet edenlere, “Ben müminlere, kendilerinden daha yakın değimliyim? Ben kime en yakın isem, ona en yakın Ali’dir” der. Medine’ye daha varmadan Gadir El-Humm’da kamp kurduklarında, Muhammed Ali’nin elinden tutar ve şu duayı okur, “Allah’ım, onun dostuna dost ol, düşmanına da düşman ol” der. Muhammed’in Arafat’ta verdiği veda hutbesini, 140.000 Müslüman dinler (8 Haziran 632). Veda haccı sırasında, “Bugün dininizi erginliğe eriştirdim, üstünüzdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı verdim ve ondan hoşnut oldum” anlamında bir ayet iner.

Peygamber hastalandığında, Ayşe’nin odasında ve ona yaslanmış olarak yatar, öleceğini bilir ve son sözleri şunlar olur: “Hiçbir Peygamber cennetteki yeri gösterilmeden ve yaşamakla ölmek arasında bir seçim sunulmadan ölmez. Cennette buluşmak üzere”.

Peygamber öldüğünde, Ali onu elbiseli olarak yıkamak için üzerine su dökerken, elini onun uzun yün elbisesinin her tarafında gezdirir. “Ey bana annemden ve babamdan daha sevgili olan, yaşarken de ölü iken de ne kadar güzelsin” der. Peygamber, 61 yaşında ve  sanki uykudaymış gibi öylece yatar.

Peygamber öldüğünde ve daha defin hazırlıkları sırasında, Ebu Bekir’in halifeliği ilan edilir. Ali’nin  dışında tüm cemaat ona bağlılık yemini ederler.

Kadınların ve erkeklerin Peygamber’i gündüz ziyaretlerinden sonra, Peygamber akşamüzeri, Ali ve mezarı hazırlayan arkadaşları tarafından, Peygamber’in yattığı şiltenin hemen yanına, Ayşe’nin odasının zeminine gömülür (Mekke, 571- Medine, 8 Haziran 632). Böylece Kuran 22 yıl, 2 ay ve 23 günde tamamlanış olur.

Aynı yılda kızı Fatma’da ölür.

b. Halifeler Dönemi

I. Halife Ebu Bekir Dönemi

Babası Ebu Kuhafe Osman ve annesi Ümmül Hayr Selma olan Ebu Bekir (571-Medine,634), sürekli olarak Muhammed’in yanında bulunur ve hatta onunla Sevr mağarasında 3 gün kalır. Kızı Ayşe ile Muhammed’in evliliğini daha Mekke’de iken kararlaştırırlar ve nikah yaparlar. Halifeliği döneminde, Halid bin Velid ordu komutanı olur ve kabileler üzerine pek çok seferler düzenletir. Yerine Ömer’i vekil tayin eder ve arkadaşlarına onu seçmelerini tavsiye eder.

  II. Halife Ömer Dönemi

  Ömer bin Hattab (Mekke, 591-Medine,644), iyi ata biniciliği, iyi ok kullanıcılığı ve pehlivan olarak bilinir. 618’de Muhammed’i öldürmek istediği bir anda 26 yaşında Müslüman olur. Muhammed onu Utban bin Malik ile kardeş yapar. Bedir savaşında dayısı As bin Haşim’i öldürür. Uhud savaşında Muhammed’i korur. Kızı Hafsa’yı Muhammed ile evlendirir. Muhammed’in ölümüne çok üzülür ve onu Ebu Bekir teskin eder. İran ve Mısır seferlerinde bulunur. Sabah namazını kıldırırken Ebu Lülüe Feyruz tarafından öldürülür. Ömer ölürken, tayin ettiği bir seçim kurulu tarafından Osman Halifeliğe getirilir.

III. Halife Osman Dönemi

  Osman bin Affan (Mekke,574-Medine,656), Hz. Muhammed ile aynı soydan gelir. Ticaretle uğraşır ve Muhammed’in kızı Rukiye ile evlenir. Habeşistan’a göç eder. Daha sonra Mekke’ye döner ve Hicret’e kadar orada kalır. Karısı Rukiye hasta olduğu için Bedir savaşına katılamaz. Rukiye ölünce Muhammed’in kızı Ümmü Gülsüm ile evlenir. Uhud, Hendek, Hayber savaşları ile Mekke’nin fethine katılır. Osman döneminde Trablus, Kıbrıs, Rodos, Malta, Girit ve İran seferleri yapılır. Değişik tarzda yazılmış Kuranları toplatır ve imha eder. Bir komisyon marifetiyle yeniden yazılan Kuranı devlet birimlerine dağıtır. Onun döneminde, pek çok haksız uygulamaların yapıldığı, kendi yakınlarına menfaat sağladığı ve Kuran’ı yaktırdığı iddialarıyla ayaklanmalar olur. Osman, bunların gerekçelerini asilere açıklamaya çalıştıysa da onları yatıştıramaz. Asilere karşı evinin kapısı Ali, Talha ve Zübeyr tarafından tutulduğu bir sırada, Ebu Bekir’in oğlu Muhammed, komşu damlardan içeriye girer ve ona ağır hakaretlerde bulunur. Daha sonra içeriye giren iki kişi tarafından öldürülür.  

IV. Halife Ali Dönemi

Annesi Esed’in kızı Fatma ve Babası da Aşiret reisi Ebu Talib bin Abdülmenaf oğlu olan Ali (Mekke, 598 - Kufe, 24 Ocak 661), Peygambere  ilk vahiy geldiğinde 10 yaşında Müslüman olur. Peygamber’in kızı Fatma ile evlenir.  Peygamber döneminde Bedir (624), Uhud (625), Hendek (627) gibi tüm savaşlara katılır.Tebük seferinde Muhammed’e vekili olarak Medine’de kalır. 630’da yapılan Hac sırasında “el-Berra” suresindeki müşriklere nota anlamını taşıyan ayetleri halka duyurmak için Mekke’ye gönderilir. 632’de Yemen’e yapılan seferde Müslüman ordusunu yönetir. Muhammed’in veda haccı dönüşünde, Gadir el Humm’da kamp kurdukları sırada, Hz.Ali’yi halife tayin ettiği de söylenir (Haziran, 632). Peygamber öldükten sonra, askeri seferlere pek katılmaz. Diğer Halifeler döneminde, Kuran ve Hadis bilgileriyle Halifelere yardımcı olur.

Osman’ın öldürülmesinden sonra IV. Halife seçilir (24 Haziran 656). Talha, Zübeyr ve Ayşe, Osman’ın katillerinin yargılanmasını isterler. Fakat Ali onların isteğini reddeder. Muaviye de katillerin kendisine teslim edilmesini ister ve Ali’nin Halifeliğinin yasal olmadığını ileri sürer. Ayşe, Talha ve Zübeyr Basra’yı ele geçirmek isterler. Ali’nin oğlu Hasan Kufe’ye gelir ve onlardan da destek alarak Basra üzerine yürür. Talha ve Zübeyr ile yapılan barış görüşmelerinden bir sonuç alınamaz. Ali’ye karşı savaş açarlar. “Camel (deve) vakası” olarak bilinen bu savaşı Ali kazanır. Talha ve Zübeyr bu savaşta ölürler (4 Aralık 656).

Bu defa Muaviye, Halifeliğinin kabul edilmesini ister. Ali onu tanımaz. Osman’ın ölümünden de Ali sorumlu tutulur ve Suriye Valisi Muaviye bin Ebü Süfyan ile Ali kuvvetleri, 657 İlkbaharında Sıffin’de karşılaşırlar. 110 gün süren müzakerelerden sonuç alınamayınca, Mayıs başlarında savaş başlar. Savaşı Ali kazanacağı anlaşılınca, Muaviye birlikleri mızrakların ucuna Kuran sayfalarını takarlar. Ali’nin duraklaması üzerine, anlaşma için Hakem olayına başvurulur. Ali adına Ebu Musa el-Eşeri ve Muaviye adına da Amr bin As Hakem seçilir. Ebu Musa Ali’yi görevden aldığını söylediği bir anda, Amr bin As da Muaviye’yi Halife seçtiğini bildirir. Hakem olayında  yapılan bu hile ile, Muaviye Halife ilan edilir (Ağustos 657). Ali bu defa kendisinden ayrıla 4000 kişi (Hariciler) üzerine yürür. Nehrevan’da onları yener (Temmuz, 658). Ancak, kuvvetleri azaldığı için Küfe’ye çekilir. Burada Haricilerden Abdurrahman bin Mulcem tarafından zehirli bir kılıçla yaralanır ve iki gün sonra da 63 yaşında şehit olur (24 Ocak 661).

Ali savaşlarda gösterdiği kahramanlıklar nedeniyle “Allah’ın Aslanı” unvanına sahip olur. İslam tasavvuf ve edebiyatında özel bir yeri vardır. Dini edebiyatta savaş nutukları, hutbeleri ve konuşmalarına önemli yerler verilir. “Nehc-ül Belâga” (Güzel Söz Söyleme Yolu) ve “Divan-ı Ali” gibi kitapları vardır. Kılıcına “Zülfigâr”, atına “Düldül” ve kölesine ise, “Kanber” denir. Künye ve lakapları arasında: Mürteza, Ebu Türab (Toprağın babası), Esed (Aslan), Eşedullah (Allah’ın Aslanı), Haydar (Aslan), Haydar- Kerrar (Düşman üzerine döne döne saldıran Aslan), Şir-i Yezdan (Allah’ın Aslanı), Şah-ı Merdan (Yiğitlerin Şahı) ve Şah-ı Velâyet (Evliyalık Şahı) bulunmaktadır.

             c. Hasan ve Hüseyin Dönemi

Hasan (Hasen, Ebu Muhammed Mücteba; Medine, 625 - 670), Ehlibeytin ve “Al-i Aba”nın IV. Mensubu. Sıffin savaşına katılır (657). Ali’nin ölümünden sonra Irak’ta Halife ilan edilir. Muaviye tarafından zehirlenerek öldürülür.

Hüseyin (Medine,626 - Kerbelâ, 680). Ehlibeytin ve “Al-i Aba”nın V. Mensubu ve Oniki İmamların III.’dür. “Şehid”, “Seyid-uş-şuheda” ve “Şah-ı şeiden” gibi lakapları vardır. Ahzap suresinin 33. Ayetinde, “….Ey Ehl-i Beyt ! Allah sizden, sadece günah gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor” der ve bu ayete o da dahildir. Bir Hadiste, “Hüseyin bendedir, ben de Hüseyin’denim” diye anılır. Muaviye bin Süfyan hilafet mevkiini sağlamlaştırdıktan sonra, Yezid halife olur. Hüseyin kendi halifeliğinin tanınmasını ister ve Yezid’e bağlanmaz. Hüseyin, Irak ve Kufe’den aldığı davet üzerine, aile efradı ve kendisiyle gelmek isteyenlerle beraber yaklaşık 200 kişiyle yola çıkar. Kerbelâ’da konaklar (2 Muharrem-4 Ekim,680). Kufe Valisi, Sad bin Ebu Vakkas’ın oğlu Ömer komutasında, 30.000 kişilik bir kuvveti Kerbelâ’ya gönderir. Muharremin 10 günü (Aşure günü) savaş başlar. Hüseyin, 6 aylık oğlu Ali Asgar’ı kucağına alır ve “bunun ne suçu var” diyerek havaya kaldırdığı bir anda, Ali Asgar oklarla şehit edilir. İkindiye doğru Hüseyin, kardeşleri Kamer-ı Bani Haşim ve Bab-ul Havaic (Ebbul-Fazl Abbas), oğlu Ali Ekber ile Hasan’ın 12 yaşındaki oğlu Kasım şehit olurlar. İmameti devam ettirmesi gerektirdiği ve hasta da olduğu için, önce savaşa girmesine izin verilmeyen oğlu Ali (Zeynelabidin, Seyyid-üs-sacidin)’den başka kimse kalmayınca, Hüseyin kadın ve çocukları kız kardeşi Zeynep ile Ali’ye emanet eder. Hüseyin tek başına kalınca, “Hak yolunda ölmek, yük altına girmekten daha evladır” anlamında bir beyit okuyarak savaş meydanına girer. Yapılan bir saldırıda Hüseyin, atından düşürülür, 70’e yakın kılıç, ok ve mızrak yarasıyla şehit olur. Sinan bin Enes Nahai, boynuna ve göğsüne mızrak saplar. Bir rivayete göre, Nahai, daha yakın bir rivayete göre ise, Zilcevşen oğlu Şimr, başını gövdesinden ayırır. Hüseyin’in kesik başı, “Ehlibeyt” ile birlikte Şam’da bulunan Yezid’e gönderilir.

  Türbesi (“Kabrülhüseyn), Kerbelâ’da Abbas camide bulunur ve Şiîlerin ziyaret yeridir. Kerbelâ vakasının İslam tarihinde ve İslam düşüncesinde büyük yankıları ve etkileri olur. İslam ve özellikle Şiî-alevi edebiyatında, Hüseyin için söylenen ağıtlar önemli bir yer tutar. 10 Muharrem (aşure) günü ve genel olarak Muharrem ayında Şiîler ve Ehlibeyti sevenlerce yas tutulur.

  Kerbelâ olayından sonra, 683-684’te Muhtar bin Ebu Ubeyd es-Skafi (622-687) Hüseyin’in intikamını almak için isyan eder. Ubeydullah bin Ziyad ve Kerbelâ olayı sorumluların bir çoğu öldürülür (686).

4. TAHTACILAR

  Değişik kaynaklara göre, Ağaçerileri Anadolu’da 12. yüzyılda rastlanan veya Oğuzlarla birlikte Anadolu’ya gelen bir Türk boyudur. Ağaçeri Türkmenlerinin torunları olan Tahtacılara ise, Tarihi kaynaklarda 13. yüzyılda ve Resmi kaynaklarda ise16. yüzyılda  rastlanır. Yarı konar-göçer bir yaşam sürdüren Tahtacılar, 18. Yüzyılda iskana tabi tutularak yerleşik düzene geçerler.

Tahtacı kimliğine sahip olmak için, Tahtacı ana-babadan doğmuş olmak gerekmektedir. Tahtacılar, “Allah-Muhammed-Ali” üçlemesiyle Müslüman bir toplum oluştururlar. Ancak, dini inançlarında Köy dindarlığı ve Halk Müslümanlığı kategorisinde değerlendirilirler.

Tahtacılar, kendilerine özgü yaşam tarzlarının yanı sıra, gelenek ve göreneklerinde, dini inanış ve sosyal yaşantılarında dışa kapalı bir karakter taşırlar. İnançlarında Alevi kültürünün büyük bir etkisi vardır. Alevi kültürü ise, diğer kültürlerin yanı sıra Safevi tarikatının da etkisi altında kalmıştır.

Safevi tarikatı Erdebil’de kurulmuştur ve Şah İsmail’in dedesi olan Şeyh Cüneyd, Şii görüşlerini müritlerinin de yardımıyla yaymıştır. Kızılbaşlıkla ilgili ritüelleri taşıyan “Buyruk” adlı kitabın da Şah İsmail (Hatayî) tarafından yazıldığına inanılır

Safeviler’in sırasıyla başına geçen; Şeyh Hoca Ali, oğlu Şeyh Cüneyd, oğlu Şeyh Haydar (1460 -1488; Müritlerine 12 dilimli kızıl renkli başlığı giymelerini emretmiş ve Ak koyunlularla yapılan Şirvan seferinde ölmüştür), oğlu Ali (1493’te öldürüldü) ve Ali’nin kardeşi Şah İsmail Anadolu Türkmenleri üzerinde Kızılbaşlığın yayılması için yoğun baskı ve nüfuz kullanıyorlardı. Nitekim, 1514’de yapılan Çaldıran savaşı öncesinden başlayan ve savaş sonrasında da devam eden Anadolu Kızılbaş isyanları, Şah İsmail’in 1524’de ölmesinden sonra da bir süre daha devam etmiştir.

Bu süre zarfında Anadolu’da aşağıda bildirilen bazı isyanlar da çıkmıştır: 

- 1235-40 : Baba İlyas liderliğinde Babailer isyanı,

- 1511      : Teke yöresinde Şah Kulu isyanı,

- 1512      : Nur Ali Halife isyanı,

- 1519      : Şah Veli (Bozoklu Celal) isyanı,

- 1525-27 : Baba Zünnün isyanı,

- 1526      : Orta Anadolu’da Kalender Şah isyanı.

    

  Günümüzde Tahtacı inanış ve uygulamalarının biçimlendirilmesinde geleneksel Türk dini ve kültürü ile Zerdüştilik, Maniheizm ve Sami kökenli dinlerin etkilerinin de görüldüğü, aşağıdaki Tablo’dan  da anlaşılmaktadır.

 

Tahtacıların İnanış ve Uygulamaları

 

Etkileri

Doğumla ilgili inanış ve uygulamalar

Orta Asya Türk kültürü

Doğum sonrası inanış ve uygulamalar

Orta Doğu kültürü

Sünnet geleneği ve uygulamalar

Sami kültürü

Kirvelik

Anadolu kültürü

İkrar almada “eline, diline, beline” sahip olma ilkeleri

Mani dininde üç mührün devamıdır

Boşanma yasağı uygulaması

Hıristiyanlık

Ölüm ile ilgili inanışlar

Geleneksel Türk inancı, Zerdüştilik ve Sami kültürü

On İki İmam ve Mehdi inancı

Şia etkisi

Cem törenleri

Orta Asya Türk kavimlerinin kurban ve içki törenleri, Safevi-Şii motifleri

Kurban

Geleneksel Türk dini kurban ibadeti

İmam Hüseyin orucu ve kurbanı, niyaz(secde), Bism-i Şah deyimi

Safevi etkisi

Kurban etinden Dede’ye  pay ayrılması

Sami kültürü

Hızır orucu

Hıristiyanlıkta Ninova orucu’nun etkisi

Muharrem orucu

Şii etkisi

Su, ateş, ağaç, dağ ve orman kültleri

Türk dini

Ölüler ve Atalar kültleri

Türk dini (Yatır ziyaretleri)

 

5. ALEVİLİK

 

İslam’ın temel kuralı, Rabbimiz olan Allah’a inanmak ve Ona ibadet etmektir. Aslında Din, insanı özgürleştirmek için bir araçtır. Bu nedenle, Din insanı özgürleştirilmelidir. İnsanın ancak bu şekilde önü açılabilir. Çünkü, insan yaratılanlar içerisinde en iyi yaratılandır. Her şey insanın emrindedir ve ona isimler öğretilmiştir. Meleklerle de arasındaki fark da zaten budur. Sünnilik ise, direkt olarak İslamlaşma değildir ve bir yorumdur.  Anadolu’da muhafazakar olan Sünniler Arap kökenlilerdir. Aleviler ise, Orta Asya kökenlidirler.

Kerbelâ olayında denk olmayan güçler arasında bir katliam ve zulüm vardır. Zalimlerle zulüm gören ve mazlumlar arasında yapılan bir savaştır. Bu nedenle çıkan isyanlar, günümüze kadar taşınmıştır. Zeynel Abidin’le başlayan Alevi soyu devam etmektedir. Aşureden tadanlar, sevgi ve huzurun dünyaya yayılmasını amaçlamaktadırlar. Hz. Ali zalimlere karşı ve Hz. Hüseyin de Muaviye’ye boyun eğmemiştir. İslam orduları Hz. Ömer ile İran’a kadar uzanmışlardır. Türkleri İslamlaştırmak için, Muaviye’nin komutanları ile Türkler arasında önemli savaşlar olmuştur. İslamiyet’te o dönemde Arap Milliyetçiliğini benimseyen Kureyş kabilesi ön planda idi. Nitekim, Kuteybe pek çok katliamlara neden olmuştur. Hz. Ali ve taraftarları zalimlerce takibe alınmıştır. Bu nedenle, velayetin kapısı olan Hz.Ali, Ehli Beyt ve Hz. Ali’nin çocukları Türkler tarafından korunmuş ve hatta aralarında kız alıp verilmiştir.

Seyyidlik Hz. Hüseyin’den gelir. Fakat bu durumun İstanbul’da bulunan bir Kurum tarafından tasdik edilip onaylanması gerekir. Yani o kişinin soy ağacının bilinmesi gerekir. Anadolu’daki yayla organizasyonları da Seyyidlikten gelir. Nitekim 13.yüzyılda bu yayla olayları sırasında ekonomi de çok iyi bir durumdaydı.

  Her şey bilim, akıl ve halka dayanmalıdır. Bu yapının yer almadığı zamanlarda Babai isyanları da bu nedenle çıkmıştır.

Alevilerde Dedelik soydan gelir. Semah ibadetin bir işaretidir. İçindeki sevgiyle yaratanı aramaktır. Kuran’ın Sünni-İslam anlayışı Arabistan’daki yorumudur. İran’daki yorumu ise Şii anlayışıdır. Alevi-İslam anlayışında saz vardır. Bu anlayış Anadolu’ya taşınmıştır. Nitekim, Aleviler Anadolu’nun İslamlaşmasında büyük rol oynamışlardır. Örneğin, Ihlara vadisindeki Hıristiyan kiliseleri bu şekilde İslamlaştırılmıştır.

Türkler Anadolu’ya 300 yıl gibi bir süreçte dalga dalga gelmişlerdir. Fakat bunlar Anadolu’ya geldiklerinde, burada bulunan Hıristiyanları Müslümanlaştırmak için baskı rejimi uygulamamışlardır. Yavuz Sultan Selim döneminde ise, Bektaşiler Anadolu’ya gelmeye başlamışlardır. II. Mahmut döneminde ise Bektaşi dergahları kapatılmıştır. Bunların yerine Nakşi Şeyhleri atanmıştır. Fakat bunlar da daha sonraları Bektaşileşmişlerdir. Türkiye’de bu günkü Diyanet, Hanefi Meshebi’nin elindedir.

Alevilikte kul hakkı yenmez. “Severim seni seveni” denir. Cem başlamadan önce alınan “niyaz” bir rıza anlamındadır. Arap yarımadasından uzaklaştıkça İslam, daha iyi yorumlanmıştır. Balkanlar’da 12. yüzyılda Hacı Bektaş’tan önce ve sonrasında Demir Bey’i görmekteyiz. Abdal Musa Antalya yöresinde ve Kaygusuz Abdal ise, Mısır’da faaliyet göstermiştir.

Alevilikte kadının da erkeğe eşdeğer bir yaşamı vardır.      

1. Alevilere İlişkin Adlandırmalar ve Kavramlar

İslam Peygamberi Muhammed’in (571-632) ölümünden sonra, kimin Halife olacağı konusunda Ali Ebu Talib (598-661)’in Halife olmasından yana tavır koyan kesime Şia-i Ali adı verilmiştir. Arapça kökenli olan bu sözcük Ali taraftarları, Ali’yi sevenler ya da Ali yandaşları ve onun izinden yürüyenler anlamına gelir. Bununla birlikte Ehlibeyt’e, aşırı derecede bağlı olmak anlamına gelen Rafızi sözcüğünün, bundan farklı ve olumsuz bir biçimde Alevilere yakıştırıldığı da bilinmektedir. Rafızi teriminin, tümüyle hakaret anlamıyla kullanıldığı, kullanıla geldiği, Ehlibeyt’e duydukları aşırı sevgi nedeniyle şeriata ve gerçeklere ters düşen, yoldan sapan anlamında, bir itham ve suçlama terimi olarak da ileri sürüldüğü göz ardı edilmemelidir. Bununla birlikte, Kuran’daki âyetlerin zâhiri değil, bâtıni anlamlarını yeğlemeleri nedeniyle, özellikle 10-11. yüzyıllarda, Aleviler’in yaygın bir biçimde Bâtıni ve Bâtıniler biçiminde nitelendirildikleri de görülür. Şia-i Ali ile hemen hemen aynı anlama gelen Alevi sözcüğünün ise, ne zaman kullanılmaya başlandığı tarihi hakkında kesin bilgimiz yoktur. Alevilik ile Şiiliğin kesin çizgilerle birbirinden ayrıldığı günümüzde, Alevilik adının, en kapsamlı sözcük durumunda bulunduğu ve Alevilik kapsamında düşünülen tüm inanç kollarını kucaklayan bir şemsiye sözcük olarak kullanıldığına tanık olmaktayız.

Bektaşilik, 13.yüzyılda yaşamış olan Hacı Bektaş Veli’nin ölümünden yaklaşık iki yüz yıl sonra Erkânnamesi düzenlenerek yapılandırılan bir Alevi tarikatının adıdır. Bu tarikatı benimseyen kimselerin kendilerini Bektaşi, Alevi-Bektaşi olarak adlandırmaları ya da böyle adlandırılmaları, onların Alevilikten ayrı veya farklı bir yol izlediklerini göstermez. Her Bektaşi’nin   kaçınılmaz olarak Alevi olduğu, ama her Alevi olanın ise mutlaka Bektaşi olarak görülmesinin gerekmediği  gerçeği unutulmamalıdır. Bir diğer önemli nokta da, Hacı Bektaş Veli’nin, öncelikle Türkiye’de yaşayan -Bektaşi olsun veya olmasın tüm Alevi kesimlerinin saygı duydukları, "El ele el Hakka" bağlamında “Serçeçme” kabul ettikleri konusudur. Bektaşiliğin Balım Sultan tarafından kuruluşundan iki yüzyıl kadar önce ve Hacı Bektaşi Veli’nin sağlığında gerçekleştirilmiş olan söz konusu yapılanmanın, Türkiye’deki Aleviliğin başlıca esaslarından biri olduğu kabul edilmektedir.

Alevilere verilen adlar arasında “Kızılbaş” sözcüğünün de önemli bir yer kapladığı görülür. Ebu Deccane ve Hz. Ali’nin başlarına bağladıkları kızıl veya kırmızı sarıktan ileri geldiği söylenen Kızılbaş nitelemesinin çok daha eskilere uzandığı görüşlerine de rastlanılır. Bundan hareketle 12 dilimli tacın ise, söz konusu eski geleneğin resmi bir kisve haline gelmesinden başka bir şey olmadığı düşüncesi ağırlık kazanmaktadır. Özünde, inandığı yolda ölümü göze alabilen yüksek bir özveriyi ifade eden Kızılbaş sözcüğünün, Alevilere karşı  kötü anlamda kullanıldığı da bilinmektedir. Ancak, Alevi şair ve düşünürlerin bu söze sahip çıktıklarını ve göğüslerini kabartarak "Kızlbaşım Kızılbaş" demeye devam ettiklerini izlemekteyiz.

Aralarında belirli farklar olmakla birlikte, denebilir ki Şia terimi, Safevi Devleti’nin sonlarına kadar, hemen hemen tüm Ali ve Ehlibeyt yanlılarını kapsamına alan bir anlama sahipti. Ancak, özellikle İran’da 1732’lerden itibaren, yani Afşar Beyi Nadir Şah’ın yönetimi ele geçirmesinden sonra, Sünniliğin hızla güçlendiğine tanık oluruz. Nadir Şah, Şiiliğin Sünniliğe yaklaştırılması yönünde planlı ve uzun vadeli bir çalışmayı başlatır. Ulemayı görevlendirip işleri sistemli bir biçimde yürütmeye koyulur. Bu süreç aksamadan devam eder. Zamanla Mısır’daki Ezher bilginleri de devreye girip, Şia bilginleri ile işbirliği yaparak, söz konusu girişimi desteklerler. Bu çabaya Türkiye ve diğer ülkelerin bazı din adamları da arka çıkarlar. Nihayet 1960’lı yıllarda, İran Şiiliği, Sünniliğe yeteri kadar benzetilmiş ve artık "Caferiliğin de "Hak mezhebi" sayılması yönünde Ezher şeyhlerinin en büyüğü tarafından gereken fetva verilmiştir. 1979 İran İslam Devrimi sonucu mollaların iktidara gelmesiyle birlikte, Şeriat’ın da siyasal erki ele geçirmesi ile sonuçlanan bir durumdan sonra, İran dünyaya Şeriat yönetimleri ihraç eden bir merkez haline gelmiştir. Bugün Alevilerin özellikle de Türkiye’de yaşayan Alevilerin, sahip oldukları inanç ve kültür sisteminin dayandığı temel değerlerle, günümüz Şiiliği’nin, özellikle de İran Şiiliği ve benzerlerinin sahip oldukları arasında son derece derin uçurumlar ortaya çıkmıştır. Tüm bu gelişmeler sonunda, Şiilikle aramızda, Ali ve Oniki İmam sevgisi dışında - pek bir benzerlik kalmamıştır. Alevilerin; Şeriat’ı dünya düzeni haline getirmek isteyen Sünni kesimlerle işbirliği içinde ve aynı yönde hareket eden İran Şiiliği’ne sıcak bakmadıklarını, kendilerini hiçbir biçimde onunla aynı yere koymak istemediklerini, önemle vurgulamakta yarar olduğu kanısındayız.

Günümüzde Alevi coğrafyasında bir hayli değişiklikler gerçekleşmiş, Avrupa ülkelerinin yanı sıra dünyanın bir çok yerinde Alevilerin varlığından ve Alevilikten söz edilir olmuştur. Balkan ülkelerinde Alevi-Bektaşiler gözle görülür bir yoğunluğa ulaşmış, geçmişte sönükleşen dergâhlarını yeniden canlandırmışlardır. İran’da ve benzeri Şiilik anlayışının yaşandığı diğer ülkelerde de kendilerini Alevi kabul eden toplulukların varlığı dikkate alınırsa, Aleviliği "Anadolu" veya Türkiye ile sınırlamanın gerçekçi bir yaklaşım olmadığı açıkça görülür.

Önemle belirtilmesi gereken bir diğer nokta da Alevilerin; etnik köken ve konuştukları diller bakımından tekdüze olmadıkları, son derece renkli bir görünüm sergiledikleridir. Kimi çevrelerin ve politik amaçlı bazı araştırmacıların, Alevileri tek ulusa ve tek dile bağlamaya çalışmaları hiç de doğru ve gerçekçi bir tutum değildir ve olamaz da. Bu tür anlayışlar olsa olsa dar-milliyetçi ve faydacı bir tutumu yansıtır ve gerçekliği ise göz ardı etmeye çalışırlar.

Tarihin bu evresinde, Şia-i Ali kolları arasındaki farklılıklar bir hayli büyümüş, ciddi ayrılık noktaları ortaya çıkmış bulunmaktadır. Kimileri artık ayrı zeminlerde değerlendirilir bir hal almış, ufak benzerlikler dışında, aralarında ciddiye alınır benzerlikler ve ortak noktalar neredeyse kalmamış veya  çok azalmıştır denebilir.

 

2. Aleviliğin Ortaya Çıkışı ve Gelişmesi

Alevilere ve yaygın kanıya göre; İslam Peygamberi, amcası oğlu ve beş yaşından itibaren yanına alıp büyüttüğü Ali’yi, daha baştan beri kendisine yardımcı (vezir) ve vasi (onu temsil edecek kişi) olarak tayin etmiştir. Ölümüne yakın gittiği Hac’dan dönerken “Gadri Humm” denilen yerde verdiği hutbe ile de, kendisinden sonra Ali’nin Hilafet makamına geçmesi gerektiğini açıkça beyan etmiş ve böylece ölümünden sonra doğabilecek huzursuzluklar önlenmek istenmiştir. Peygamber’in Ali’ye bahşettiği bu yeni görev nedeniyle, Ömer’in Ali’yi kutladığı ve hatta hemen orada kendisine biat ettiği de söylenir. Bunu izleyen gelişmeler, işin istenildiği gibi gitmediğini, Peygamber’in cenazesi henüz yerdeyken huzursuzlukların ortaya çıktığını, Ali’ye verilmiş olan imamet hakkının, en başta Ebu Bekir, Ömer ve Osman tarafından   tanınmadığını kanıtlıyor.

Peygamber’in ölümünü (632) fırsat bilen Ebu Bekir, Ömer başta olmak üzere bazı kişiler, Ali’nin cenaze işleriyle uğraştığı bir sırada başka bir yerde toplanıp, Muhammed’in  Hz. Ali’ye ilişkin istek ve buyruklarını hiçe sayarak,   Ebu Bekir’i Halife ilan etmeleri ve büyük bir ayrılığın başlangıcı olarak kabul edilebilir. Bu olay Ali taraftarlarının tepkisine yol açarak, Ali’nin haksızlığa uğradığını, ve hakkı olan halifeliğin gasp edildiği düşüncesinin yayılmasına neden oldu. Birçok insan Ali’ye başvurup, onun bu duruma müdahale etmesini ve gerekirse zor kullanarak hakkı olan halifeliği geri almasını önerdi. Ancak o, İslam’ın henüz yeni olması nedeniyle, ciddi yaralar alabileceğinden kaygı duyarak, makam ve mertebe için kan dökülmesinin doğru olmadığını düşünerek, mütevazı yaşamına devam etti. Daha sonra oğulları Hasan ve Hüseyin de  aynı doğrultuda ve aynı şekilde davranmayı yeğlediler..

Ebu Bekir’i, Ömer’in ve Osman’ın halifelikleri izledi. Ancak Osman’ın ayaklanan halk tarafından öldürülmesinden sonra, Ali bizzat karşı çıktığı halde, halkın ve ileri gelenlerin isteği ve baskısı üzerine  halifeliği kabul etmek zorunda kaldı. Beş yıl gibi kısa ve olaylı geçen halifelik döneminde, kendisinden öncekilerden ne denli farklı olduğunu açıklıkla ortaya koydu.

Onun yöneticilik ya da halifelik anlayışı diğerlerinden bir hayli farklı idi ve her alanda hakça bir uygulamayı amaçlıyordu. Bu, Hz. Ali’ye bizzat biat ettikleri halde, önceki halifeler zamanında çeşitli ayrıcalıklar elde etmiş olanların sert bir tutum izlemelerine neden yol açtı. Çünkü onlar, elde ettikleri aslan payından vazgeçmek niyetinde değillerdi. Çıkarlar ve ayrıcalıklar ağır basıyordu. Bir bakıma gerçekten inanmış olanlarla inanır görünen ve çıkarları söz konusu olduğu zaman İslam’ı istismar etmekte herhangi bir sakınca görmeyenler arasındaki farklılığı yansıtıyordu.

Diğer taraftan olaylar; taraflar arasındaki görüş ayrılığının, sadece kimin halife olacağı noktasında değil, İslam’ın uygulanışı ve nasıl anlaşılması gerektiği konularında da sürdüğünü ortaya koydu. Muhammed’in Ehl-i Beyti, sağ kalan  bazı sahabeler ve kemerbestlerle Ebu Bekir, Ömer ve Ebu Süfyan ailesinin başını çektiği Umeyyeoğuları arasında derin ayrılıklar baş gösterdi. Bu ayrılıklar Ömer ve özellikle de Halife Osman zamanında daha da büyüdü. Halife Osman’ın öldürülmesini bahane ederek Ali’nin halifeliğini tanımak istemeyen Ebu Süfyan oğlu Şam Valisi Muaviye, Muhammed’in eşi Ayşe’nin yanı sıra, Zübeyr ve Talha gibi etkili pek çok kişi düşmanca bir tutum aldılar. Böylece çıkar cephesi, Ümeyyeoğulları yararına genişleyip güçlendi.

Muhammed zamanında ancak ihtiyacı olan kimselerin yararlanabildiği “Beytülmal”, yani “devlet hazinesi”, özellikle Osman’ın halifeliği döneminde, öncelikle Umeyyeoğulları’na ve bazı ileri gelen kişilere peşkeş çekildi. Emevi iktidarı, İslam’ın başlangıcında kural ve buyruklarına uymak yerine, Ebu Süfyan ailesinin, İslamiyet’in ortaya çıkışı nedeniyle kısmen kaybettiği ekonomik, sosyal ve siyasal çıkarlarını yeniden elde etmek amacıyla onu, İslam dinini, kendi istekleri yönünde değiştirip kullandıkları anlaşılıyor. Bu yüzden, ele geçirdikleri halifeliği Roma hükümdarları ile boy ölçüşen bir anlayışla kullandılar. İslam’ın ortaya çıktığı zamanki toplumu geliştirici özelliklerini ve insanların yararına olan bir çok kuralını, Ümeyyeoğulları’ nın çıkarları yönünde değiştirdiler. Bundan amaç İslam’ı geliştirip güçlendirmek değildi. Asıl yapılmak istenen ve kurmayı planladıkları, Emevi saltanatını güvenceye kavuşturmak için bir takım kaide ve kurallara dayalı bir yapı oluşturmaktı. O zaman toplumu, merkezi buyruklarla yönetmek, istenilen tarafa yöneltmek çok daha kolay olacaktı.

İşlerine yarayan eski Arap geleneklerinin bir çoğunu yeniden canlandırarak, Peygamber zamanındaki çeşitli uygulamaları gönüllerince değiştirip sunarak,   Şeriat adı  altında âdeta yeni bir din oluşturdular. Arap gelenekçiliği ve yaşam tarzını İslam’ın kendisiymiş gibi sunma çabaları, giderek yadırganır olmaktan çıktı. Devlet desteği ve eldeki olanaklar, Ehl-i Sünnet’ten yana işleyerek, gerçek İslam’ın, Muaviye’ce temsil edilen  anlayış ve yol olduğu saptanmıştır.

Alevilerin gelenek, görenek ve uygulamalarında Gülbang, Terceman, Nefes (deyiş), Ağıt (mersiye) ve ibadet (tapınma) vardır. Üçler (Allah, Muhammed ve Ali), Beşler (Muhammed, Fatma, Ali, Hasan ve Hüseyin), Yediler (Allah, Muhammed, Hatice, Fatma, Ali, Hasan ve Hüseyin) ve Oniki İmamlar ( Ali, Hasan, Hüseyin, Zeynel Abidin, Muhammed Bakır, Cefer-i Sadık, Musa-i Kazım, Ali’yyur Rıza, Muhammed Taki, Ali’yyur Naki, Hasan’ül Askeri ve Muhammed Mehdi) vardır.

Alevilere göre insan olmanın bazı prensipleri de vardır. Bunlar; bilgili olmak, asi olmamak, nefse uymamak, can gözünün açık olması, tamah etmemek, dünyadan el-etek çekmek, arzu ve isteklerden vazgeçmek, şehvete düşkün olmamak, kibirsiz olmak, kimseye acı ve zarar vermemek, pinti ve aceleci olmamak, kazaya rıza ile teslim olmak ve vesveseci olmamaktır.

Alevilerle Caferiler arasında çok az farklar vardır. Aleviler fıkıhtan uzak tutulmuşlar, inançlarının kaynaklarına ulaşmaları engellenmiş ve bu nedenle pratikte sorunlar yaşamışlardır. Örneğin, namaz ibadetleri Cem törenlerinde Niyaz şeklindedir. Türkiye’de yaklaşık 3 milyon Caferi ve bunlara ait de 300 Camileri bulunmaktadır. Bunlar imamlarını önceleri Hz. Ali’nin türbesinin bulunduğu Necef (Irak’ta), şimdi ise Kum (İran’da) kentinde eğitmektedirler. Bu eğitim masrafları kendi cemaatleri tarafından karşılanmaktadır. İran’da Muharrem ayının aşure gününde Kerbelâ olayında şehit olan Hz. Hüseyin’in acısını tatmak için sırtlarını zincirlerle kanatırcasına dövenler Ceferiler’dir. Ancak, günümüzde bu durumdan vazgeçildiği ve bunun yerine Kızılay’a kan bağışında bulunduğu söylenmektedir.

Şia anlayışının bir kolu olan Caferilikte, Hz. Muhammed’den sonra İslam dünyasının liderliğinin 4 Halife’ye değil, ilki Hz. Ali olmak üzere 12 İmama ait olduğuna inanılır. Caferilik adı 12 İmamdan birisi olan Hz. İmam Cafer-i Sadık’tan gelir. Caferilere göre dinin temeli; Allah’ın varlığına ve tekliğine, son Peygamberin Hz. Muhammed olduğuna ve ölümden sonra da yaşam olduğuna inanmaktır. Bir insan için malı, ırzı ve namusu çok önemlidir. 

       

6. OSMANLI DÖNEMİNDE ALEVİ AYAKLANMALARI

  1.      Ayaklanmalarının Nedenleri

 Osmanlı döneminde ayaklanmaların genel nedenleri, tımar sistemi(toprağın genelde miri olarak devlete ait olması). Örneğin, bir kısım köy toprakları, padişah yakınlarına veya yüksek görevlilere özel mülk olarak temlik edilirdi. Bu nedenle, 16. yüzyıldan itibaren devletle halk arasında görev yürüten ve eyaletlerdeki toprağın önemli bir bölümünü elinde tutan etkili Toprak ağaları ve Ayanlar-toprak soylusu (Aristokrasisi) doğdu.

 Osmanlıda farklı katmanlardan oluşan toplumsal bir yapı vardı.  

I.                   Yönetenler(Askeriler) sınıfı: İcrai askeriler (Maaşlılar, Zaimlar ve Tımarlı sipahiler) ve Ulemalar.

II.                Yönetilenler(Reaya) sınıfı: Kentliler (Lonca esnafı, Tüccarlar ve Sarraflar),  Köylüler ve Göçebeler.  

- Reaya sınıfının toprak edinme hakları yoktu ve fakat asker olurlardı. Irgatlık ve marabalık yaparlar, angarya işlerinde çalışırlar ve çok çeşitli ağır vergiler öderlerdi.

-Tanzimat’a kadar, tutsaklar, köleler ve cariyeler esir pazarlarında ve Bedestanlarda satılırdı.

- Vakıflar özel mülkiyet ve sömürü aracı olarak kullanılıyordu.

- Bozuk vergi düzeni (cizye, ağnam, öşür, vb.) vardı.

- Bozuk para düzeni vardı (paranın değeri sürekli düşürülmekteydi).

- Bazı dönemlerde kıtlık, açlık ve yoksulluklar yaşandı. Örneğin, 1494-1503 yılları arasında kıtlık ve veba salgını oldu. Bursa ve Balıkesir civarlarında 1525-27 arasında çekirge salgını oldu. Anadolu’da, 1564-65 arasında kıtlık dönemi yaşandı ve bu durum 1577’ye kadar sürdü. Açlık dönemi ise, 1604’ten itibaren 6 yıl sürdü. Keza, 1726’da açlık, işsizlik, rüşvet ve uşaklık yaygındı.

-Yöneticilerin mal varlığıyla zenginleşmeleri ve rüşvet olaylarının nedeni, yönetimdeki bozulmalardı.

-Osmanlıda genel ayaklanmaların niteliklerine bakıldığında; toplumda sınıf ayırımcılığı, ekonomik yapı, iktidar olma amacı ve etniksel yanları olduğu görülmektedir.

-Alevi ayaklanmalarına devletin din ve mezhep açısından baskıcı, ezici ve yıkıcı yaklaşımı da etken olmuştur. Bu nedenle, Alevi toplumunun ayaklanması, tarih boyu insanlık, hak ve özgürlükler için verdiği savaşımlardır. Yani kimlik kavgasıdır. Ayrıca ayaklanmalar, ekonomik-toplumsal- siyasal- dinsel yapıdan da kaynaklanıyordu.

-Ayaklanmaları en yoğun olduğu dönem 16.-17. yüzyılları arasındadır. Bu dönemde, adalet ve kadı sisteminin düzenin bozulmasına katkıları(bozuk düzen ve adaletsiz uygulamalar)    bulunmaktaydı. Dönme ve Devşirmeler yönetici, Türk-Türkmenler ise, yönetilenler kesime dönüştürüldü. Toplumsal konumunu yitiren Türk-Türkmenler, sürekli olarak aşağılandı. Toplumda güvensiz ve huzursuz ortam ile çiftbozanlık nedeniyle kargaşalıklar doğdu. Bunalımlar nedeniyle, ahlaksal çöküşler, içki ve fuhuş olayları görülmekteydi. Yeniçeri ayaklanmaları ve savaşlar da huzursuzluk ve bunalımlara neden olmaktaydı.

Bireysel ve toplumsal ayaklanmalar de toplumda huzursuzluklara neden olmaktaydı. Bunlar 1402’de Köpekoğlu olayı ile başlayan Dadaloğlu (Veli:1785-1865) olaylarına kadar devam eden, genellikle ilk dönemlerde Timur’un kışkırtmasıyla sürdürülen ve tarihi kaynaklara göre, 102 ayrı olaydır.

  Osmanlıda Alevilere karşı devlet baskısı ve kırım olaylarının nedenleri:

  a. Türkmenlerin Alevi-Sofi geleneklerini benimsemesine karşın, devletin Suni İslamlığı benimsemesidir. Bu nedenle, halkın yeni bir arayışla Şia propagandasına kaynak oluşturan Erdebil dergahını dinsel bir odak olarak seçmesidir.

b. Aleviliğe sistemli baskı uygulamaları: Özellikle II. Beyazid döneminde bir çoğu öldürüldü ve sürüldü. Yavuz Sultan Selim döneminde ise, 40-80 bin Alevi katliamlar yapılarak öldürüldü. Kanuni Sultan Süleyman döneminde baskılar yapıldı. II. Selim ve III.Murat dönemi de tıpkı Yavuz dönemi gibiydi. IV.Murat ve sonrasında da baskı ve kıyımlar sürdürüldü.

Alevi ayaklanmalarının genel niteliklerine bakıldığında; Alevi ve Sünni kültürlerinin farklı kaynaklardan gelmiş olması (Alevilik İslam, Asya – Şamanlık, İran – Zerdüştlük , Anadolu (Paganis),  Yunan, Roma, Hıristiyanlık ve Balkanlar kaynaklı olmasına karşın, Sunilik Arabistan-Araplık-Müslümanlık kaynaklı olmasıdır).

  3. Ayaklanmalara neden olan Şah İsmail dönemi       

Şah İsmail (Erdebil 17.07.1487 – 1524), babası Haydar (ölümü, 1488), kardeşi Sultan Ali (diğer adıyla Yar Ali, Ak koyunlu Hükümdarı Rüstem bey tarafından 1493’te öldürüldü. Rüstem bey de 1497’de öldürüldü) ve İbrahim’dir. Zeki, kültürlü ve acımasız bir kişiliğe sahiptir. Tebriz’de 1502’de taç giydirilir. Amacı, bir Türk Devleti olan Safevi Devletinin sınırlarını genişletmek ve Şiiliği yaymaktır. Çaldıran savaşında 23 Ağustos 1514’te Yavuz Sultan Selim’e yenilir. Savaştan sonra, Tebriz’e döner ve ruhsal bir çöküntü içinde kendini şaraba verir. Her yılını ayrı bir kentte geçirir. Azerbaycan’da Sarab kentinde ölür ve Erdebil’e götürülür. Hatayi mahlasıyla klasik şiir diliyle ve aruzla yazdığı şiirleri, tasavvufi düşünceleri, Aleviliği, Hurufiliğin ilkelerini ve Aşık hane tarzları yansıtır. Hece ölçüsüyle koşma ve semai biçiminde nefesler yazmıştır. Onun Tüm şiirleri “Divan” adlı kitapta toplanmıştır.

Soyu İmam Musa Kazıma dayanır. Sadreddin-Hace Ali Şah-Şah İbrahim-Şeyh Cüneyd (Uzun Hasan’ın damadı), Şirvanşahla yapılan savaşta 1460’ta öldü.

Anadolu Erdebil temsilcileri ise, Aksaraylı Ebu Hamid Hamideddin (1412) ve Hacı Bayram Veli (1430)’dir.

Cüneyd’ten sonra Erdebil Şeyhlik postuna Haydar oturtuldu. Şah İsmail 13 yaşında iken, Safevi devletini kuracak olan Orta ve Güney Anadolu Kızılbaş Türkleri, Şah İsmail’in geldiği Erzincan’da toplandılar. Erzincan, Sivas, Karaman ve Anadolu halkı, “biz diriye varırız, ölüye değil” diyerek Şaha doğru yola çıktılar. Şah İsmail henüz 15 yaşında iken, 1501’de Safevi devleti kuruldu. Trabzon Valisi olan Selim tam bir Kızılbaş düşmanıydı. Safevi ülkesinin sınırları 1510-11’de Fırat’tan Ceyhun’a kadar uzanmaktaydı. Gözü Osmanlı topraklarıydı. Nitekim, Şah Kulu’nun Şah İsmail adına eylem yaptığı söylenir.

Alevilik, eski Türk,Oğuz inanış ve geleneklerini, İslam dininin bazı kurları ile birleşmesidir.

Anadolu Aleviliği üzerinde Hacı Bektaş Veli’den sonra en etkin kişi Hatayî’dir.

Şah İsmail’den sonra yerine oğlu Şah Tahmasb geçmiştir. Horasan (Sivas-Banaz) ve Urum (Anadolu) erenleri arasında yer alan ve Erdebil ocağına bağlı olan Pir Sultan Abdal da Şah Tahmasb zamanında (1502-1576) yaşamıştır. Alevilik ayaklanmasına öncülük ettiği için, Hızır Paşa tarafından asılmıştır.

 

2. Ayaklanmalar

 

1.   Şeyh Bedreddin (1359-1420) Ayaklanması (1413-1417): Halk tabanı Alevi olan bir ayaklanmadır. Simavna kadısı İsmail’in oğlu Şeyh Bedreddin (Simavna 1358-65; Serez 1420) büyük bir düşünür, alim, hukukçu ve arayan-araştıran bir kişiliği vardı. İmam Şafi ve İmam Hanefi meshebine bağlıdır. Şeriata karşıdır. Mülkiyette ortaklığı savunmuş, Deccal’ın ve Mehdi’nin gelmeyeceğini ve kıyametin de olmayacağını, cennet ve cehennemin bu dünyaya ilişkin simgeler olduğunu ileri sürmüştür. Batıniliğe sapmıştır.Müritlerinden Börklüceli Mustafa Aydın, Torlak Kemal ise Manisa dolaylarında ayaklandılar (1426). Şeyh Bedreddin Sinop üzerinden Kırıma ve oradan da Silistre dolaylarında örgütlenmeye başladı. Ulemadan oluşan bir Mahkeme tarafından yargılandıktan sonra, İranlı Mevlana Haydar’ın fetvasıyla Serez’de idam edildi (1420). Kemikleri 1924’de Serez’den İstanbul’a getirildi ve 1961’de ise Sultan Mahmud türbesine gömüldü. Ölümünden sonra Simaviye tarikatı kuruldu. Şeyh Bedreddin ayaklanmasıyla Aydın, İzmir ve Manisa yörelerinde 4 bin, Börklüceli Mustafa’nın ayaklanmasında da 10 bin taraftarlarının öldürüldüğü bildirilmektedir.        

2.      Şah kulu Ayaklanması (1509-02.07.1511, Erzincan): Tekeili (Antalya ve yöresi) taraflarında başlayan ve doğuya kadar yayılan bu isyan Şah İsmail’in etkisiyle olmuştur. Şah kulu’nun ölümünden sonra ise, 15000 taraftarı İran’a sığınmıştır.

3.      Nur Ali Halife Ayaklanması(1512): Etkeni Şah İsmail’dir. Tokat, Amasya, Çorum ve Yozgat civarında olmuştur.

4.      Bozoklu Celal Ayaklanması (1517-18): İşsizlik, yoksulluk ve köylülük nedeniyle, Tokat ve Amasya civarında çıkmıştır.

5.      Şah Veli Ayaklanması(1519): Kıyımlara karşı Bozok (Yozgat) civarında olmuştur.

6.      Süklün Koca-Baba Zünnün Ayaklanması(1525-27): Tokat, Sivas, Amasya, Maraş, Adana, Tarsus ve İçel dolaylarında bir Köylü-Türkmen hareketidir.

7.      Atmaca Ayaklanması (1526): Bir Alevi dedesinin sakalının kestirilmesi nedeniyle, Yozgat civarında çıkmıştır.

8.      Zünnün oğlu Ayaklanması (1527): Atmaca ayaklanmasının bir devamıdır.

9.      Domuz oğlan ve Yenice bey Ayaklanması (1526): Baba Zünnün etkisiyle, Maraş. Adana ve İçel dolaylarında çıkmıştır.

10.  Mustafa oğlu Veli Halife Ayaklanması (1526): Adana sancağında çıkarılmıştır.

11.  Seydi Bey ve İnciryemez Ayaklanması (1529): Yönetim boşluğundan doğan huzursuzluklar nedeniyle, Adana civarında olmuştur.

12.  Kalender Çelebi (1476-1528) Ayaklanması(1526-27): Nedeni; ekonomik,  toprak sorunu, köylü, çiftçi yoksul halk, baskı ve kıyımlardır. Alevi-Sünni kesimiyle   birlikte Kırşehir ve Ankara civarında çıkmıştır.

13.  Şah geldi Ayaklanması (1580): Antalya dolaylarındadır.

14.  Düzmece Şah İsmail(1577-78) – Pir Sultan Abdal (Haydar, 1512-1590, bazı kaynaklara göre, doğum 1470/80-1547/50, ölüm 1603/08) Ayaklanması (1603-1608).

15.  Sakarya Şeyhi Ayaklanması (1638).

7. 1919-1925 KÜRT - İSLAM AYAKLANMALARI

1. Koçgiri Ayaklanması (Şubat 1919-21). Sevr Anlaşmasının gereği olarak Diyarbakır, Elazığ, Van ve Bitlis illerinde bağımsız bir Kürt devleti kurulması

    gerektiğini savunan, Sivas’ın İmralı İlçesi Karlık ve Boğaz ören köylerinde yerleşik Kürt-Alevi aşiretinin Koçgirili Mustafa Paşa’nın oğlu Alişan ile Haydar’ın

    önderliğinde, yaklaşık 40 bin kişiyle başlattığı bir ayaklanmadır.

2. Nusaybin’de Ali Batı Ayaklanması (12 Mayıs 1919).

3. Aznavur Ayaklanması (Kasım 1919).

4. Düzce Ayaklanması (Nisan 1920).

5.Yozgat Çapanoğlu Ayaklanması (15 Mayıs 1920). Çerkez Ethem tarafından bastırılmıştır.

6. Zile Ayaklanması (Haziran 1920)

7. Konya Zeynel ağabeydin Ayaklanması (Ekim 1920). Bu hareket Albay Refet (Bele) kuvvetleri ile birlikte Demirci Efe milisleri tarafından bastırılmıştır. Ancak,

    Demirci Efe daha sonra Hükümet kuvvetlerine karşı ayaklamıştır.

8. Çerkez Ethem Ayaklanması (27 Aralık 1920).

9. Hakkari’de Nasturi Ayaklanması (7 Ağustos 1924).

   10. Şeyh Sait Ayaklanması (1925).    

1919-1925 yılları arasında çıkan bu ayaklanmaların esas sorumlusu, İngilizler olduğu bilinmekteydi.    

 

8. TÜRKALİ KÖYÜ

 

Günümüzde 928 köyü bulunan Balıkesir’in 1845’de Balıkesir Kazası iken, 47 köyü vardı. Bunlardan başka değişik yerlerde 20 Aşiret ve bunlara bağlı çok sayıda Cemaatler yaşamaktaydı. Bunlar arasında Cemaat-i Çepni aşiretine bağlı alt gurupları arasında bulunan “Tahtacılar” Karye-i Çinge civarında Türkali çiftliği mahallinde yaşamaktaydı. Kayıtlara göre, 12 haneleri ve 47 erkek neferleri bulunmaktaydı. Türkali çiftliğine ilk yerleşen 12 Tahtacı hanesine, 1884’de Balıkesir’in muhtelif yörelerinde konar-göçer olarak yaşayan Çepniler de gelip yerleştiler.1890 yılına gelindiğinde ise, Balıkesir’in 102 olan Merkez köyleri arasında Türkali de bulunmaktaydı.

 Türkali’ye önceleri ve ilk yerleşimler sırasında, “1530 Tarihli ve 166 Numaralı Muhasebe-i Vilayet-i Anadolu Mufassal Tahrir (sayım) Defteri” kaynaklarına göre, “Türkeri” ve “Türkeli” de denilmekteydi. Çünkü, Ertuğrul zamanında keşif amaçlı ve yöreyi Hiristiyan baskınlarından korumak için “üç yiğit asker” Türkali civarına gönderilir ve bu üç yiğit askere “Türkeri” denilmekteydi.

 1844-45 yılları arasında Karesi Sancağının Sancak Kaymakamı (Muhassıl) Hasan İhsan Efendi idi ve  Hüdavendigar (Bursa) Vilayeti Karesi Sancağı Merkez Kazası Balıkesir’in 1845 de yapılan Nüfus sayımındaki  kayıtlarına göre, Türkali çiftliği, Çepni Aşiretine bağlı alt grupların arasında yer alan, “Tahtacıların” yerleştiği Çinge yakınlarında bir mevkii olarak geçmektedir. Eski tapu kayıtlarında Türkali çiftliği’nin bulunduğu yerler, Çinge karyesi’nin susam tarlası ve Osman’ın yerleri olarak gösterilmektedir. Susam, Argın altları mevkiine ve  dere kenarlarındaki arazilere ekilmekteydi. Muhtemelen diğer yöreler ormanlıktı. Ekilebilen araziler de, Tahsildarlık yapan Ahmet Beyin yerleriydi. Çünkü rivayete göre, Ahmet Bey, bir gün  Türkali’nin Erikler veya Karaağaçlar mevkiinde bir kurtla karşılaşır, dişlerini  kırar ve onu canlı olarak Karesi Vilayeti Paşası’na götürür. Paşa da bu yiğit adama armağan olarak, Türkali çiftliği’ni verir (Osmanlı idaresinde Has, Zeamet ve Tımar sistemine göre, belli bir hizmet üreten askeri ve idari görevlilere ekonomik gelir sağlaması için toprak verilirdi). Çünkü Türkali çiftliği’nin mülkiyeti Zağnos Paşa Vakfına aitti ve Ahmet beye de “mülk” arazisi olarak burası verildi (Bu tip araziler,bir hizmet karşılığında verilebilir, satılabilir ve miras olarak da geçerdi). Ahmet Bey bir gün Bandırma’ya Paşanın tertiplediği Beyler toplantısına da gider ve burada “Oymak Beylerinin Beyi” seçilir.

 İbrahim Serez’in Çınarlıdere köyü Beyler sülalesinden olan Arıcı Mustafa ve Kamyoncu İbrahim’den aldığı bilgilere göre, Çınarlıdere köyü yakınında ve bu gün Kirazpınar köyünün altında bulunan Koca mezarlığın yanında, konar-göçer Türkmen oymağı halinde yaşayan 12 hanelik bir yerleşim yeri vardı. Ahmet beyin ailesi de bunlar arasında bulunmaktaydı. Ahmet bey tahsildar ve bekardı. Ahmet bey bir gün Çınarlıdere’den çok güzel bir Yörük kızını kaçırır ve fakat köylülerin kendisini fazlaca rahatsız etmeleri üzerine, kızla beraber Türkali çiftliği’ne gelerek buraya yerleşirler. Kızın en az 20 kişiden oluşan yakınları, Türkali’ye kadar gelirler ve kızı götürmek isterler. Fakat kız, Ahmet beyi çok sevdiği için gitmemekte direnir ve nihayet yalan söylemek zorunda kalır. Babasına iftira atarak kendisine sarkıntılık yaptığını  söyler. Bunun üzerine kızın yakınları onu lanetleyerek terk edip giderler. Kızın bir sülalesi de bu gün Kirazpınar köyündedir. Nitekim, yakın zamana kadar Çınarlıdere mezarlığının yarısı Türkali’nin diğer yarısı da Çınarlıdere köyüne aitti. Ahmet Bey’in Çınarlıdere köyünde bulunan ve eşinin sülalesine de bu gün “Bey’ler” denilmektedir. Ahmet beyin kızı niçin Türkali çiftliğine kaçırdığı olayı üzerine düşünüldüğünde, şu durum anlaşılmaktadır: Ahmet beyin kurt hikayesi muhtemelen bekar iken gerçekleşti. Kendisine Vakıf arazisi olan Türkali çiftliği verilince, burayı yer-yurt edindi ve kızı da buraya getirdi. Ahmet beyin buraya aile olarak ilk defa yerleşmesinden sonra, Ahmet beyin kaçırdığı kızın yakınları tarafından sürekli olarak rahatsız edilen ve Koca mezarlığın yanında konar-göçer şeklinde oturan ve Ahmet beyin ailesinin de aralarında bulunduğu 12 hane de bu defa, Türkali çiftliğine gelip yerleştiler. Ahmet beyin baba soyundan gelen ataları ise, Kozluören köyünden gelmedir. Ahmet bey ile Bayram Çavuş’un ilk eşleri de, Madra-Bağlarbaşı köyündendirler.   

 1845’de sadece vergi hanelerinin ve erkek nüfusun sayıldığı sayımlara göre, Balıkesir Kazasına bağlı Türkali çiftliği’nde Tahtacı Cemaatinden 12 hanede 47 erkek nefer yaşamaktaydı. Hüseyin Serez’e göre(1912-2005), o yıllardakiı bu 12 hane aşağıda verilmiştir:  

1.      Ahmet Bey Sülalesi : Ahmet bey, Türkali çiftliği’ne  ilk gelen ve yerleşen kişilerdendir. .Bayram Çavuş’un ilk eşi olan ve Madra-Bağlarbaşı köyünden Senem’den  bacanağıdır. Oğulları; Ali, Ahmet, Mehmet ve İsmail Özbay’lardır. Kızları ise; Mehmet Ali Kaya’nın ebesi (Elif), Arif Ali’nin ebesi (Gülsüm), Hasbi Cura’nın ebesi (Sabır) ve Servet Yenigün’ün ebesidir.  Kozluören’den gelmişlerdir. Ahmet Bey’in Koca mezarlığın yanında oturan ilk atalarının eşlerinin de Bergama-Üsküp’ten gelmiş olması muhtemeldir.  

2.      Kurular Sülalesi : Kavaklı tarlaların sahibi olan Kuru dede, Senem Serez, Ümmühan Tufan, Mehmet Kılıç ve Ali Kılıç’ın dedelerinin babasıdır. Kozak’tan gelmişlerdir. Kavaklı tarlalar eski dönemlerde yerleşim yerleriydi. Nitekim, o yörenin en yüksek yeri olan ve bu gün Çakmak mevkiinde bulunan Hikmet’in tarlasına, “Manastır yeri” denirdi.  

3.      Şamanlar Sülalesi : Şaman dede, Hasan Ali Afacan’ın Babalığı’nın (Mustafa -Divit dede) dedesidir. Kozluören’den gelmişlerdir.  

4.      Kıvraklar Sülalesi : Budaklar, İrbiş Dede (İbrahim Budak), Ahmad dede (Ahmet Ali Budak) ve Fevzi Ahmet’in dedesi (Hüseyin Budak) gibi sülalelerinin ata soylarıdır. Bursa-Mustafakemalpaşa (Kirmastı)’dan gelmişlerdir.  

5.      Nacarlar Sülalesi : Hasan Nacar’ın (Musa Nacar’ın babalığı) atalarıdır. Bigadiç - Kozpınar’dan gelmişlerdir.  

6.      Karaısmayıllar Sülalesi : Karaısmayıl dede Ahmet Beyin kardeşidir. Kara Veli (Ulan Ali Dede ile Mustafa’nın babası), Hançerler (Hasan Hançer, Ali Hançer ve Ahmet Hançer), Mustuk dedeler (Mustafa Cura- Babası Hasan Çavuş), Kara Mehmet Cura, Ali Cura, İsmail Cura (Çotankafa), Fatma Sincan (Bektaş Sincan’ın eşi)  Hasbi Cura (Annesi, Sabır)’lar, Polis dedenin eşi Ismahan Özdemir’ler, Vanlı (İsmail Özenç),Derviş Ali Özenç ve Mustafa Özenç  gibi sülaleleri oluşturmaktadır. Bergama-Üsküp’den gelmişlerdir.  

7.      Balınebe Sülalesi: Balınebe, Analığına Üsküdarlı ebe de denilen Kara Mahmut dede’nin (Elmas dede-Ali Sökmen ve oğlu Mehmet Sökmen) kardeşidir. Bergama-Madra’dan geldikleri sanılmaktadır.  

8.      Çolak Dedeler Sülalesi : Mehmet Ali Mert’in annesi (Güllü) ile Veli Kiraz’ın annesi (Sultan) ve Havuz namıyla anılan Mustafa’nın eşi (Medine), Çolak dedenin kızlarıdır. Oğlu ise, Mert’in Dayısı Mehmet’tir (Göktaş dede’nin kardeşinin oğlu). Çolak dedeler dört kardeştiler ve diğer üç kardeşi ise; Kati dede (Oğulları Hüseyin Sincan ve Rıza Sincan), Göktaş dede (Ali Göktaş) ve Kelali Dede (Mehmet Dalkıran’ın babası)’dır. Sincan’dan (Susurluk ile Mustafakemalpaşa arasındaki bölge)  gelmişlerdir.  

9.      Talaşlar Sülalesi : Barutlar (İbrahim ve Mustafa Barut’lar), Karacalar, İsmet’in annesi (Selvinaz), Hasan Ali Afacan’ın annesi (Elif), Kara Hüseyin Dede’nin eşi (Çene ebe) ve Talaşlar gibi sülaleleri oluşturmaktadır. Mustafakemalpaşa (Kirmastı)’dan gelmişlerdir.  

10.  Ambarcılar Sülalesi : Ambarcı dede, Serezli’ler sülalesinin atası olan Bayram dedenin ilk eşinden ve Ahmet bey’in de bacanağıdır. Ambarcı Dede; Cancan Ahmet, İsmail Çatan, İsmail Çürük, Hüseyin Çayır, Mehmet Çayır ve Hasbi Çet’lerin atalarıdır. Kozak-Madra - Bağlarbaşı köyünden gelmişlerdir.  

11.  Sincanlar Sülalesi : Cüce dedeler, Murat Gökmen, İsmail Koçan, Elif Sökmen  ve Döndü Kılıç’lar gibi sülaleleri oluşturmaktadır.Sincan’dan (Susurluk ile Mustafakemalpaşa arasındaki bölge)  gelmişlerdir.  

12.  Hıdıroğulları Sülalesi : Köyün ilk öğretmeni Nazmi Çiçek’in dedesinin babasıdır. Köroğlan dede (Mustafa Yıldız), Ahmat dede (Musa Özcan’ın babalığı) ve Kobak dedeler gibi sülaleleri oluşturmaktadır. Mustafakemalpaşa (Kirmastı)’dan gelmişlerdir.  

 

1845 Nüfus  Kayıtları Sonrasında  Türkali’ye Yerleşenler   

1. Serez’ler Sülalesi : Makedonya Serez kentinde yaşamış olan Serezli oğlu İsmail’in dört oğlu 1876-78 “93 harbi” sırasında Serez’den gelirler. Bunlardan Yusuf’un İstanbul’a yerleştiği ve bir daha haber alınamadığı bilinir. İsmail Edremit-Yassıçalı köyüne, Ali Burhaniye-Taşçılar köyüne ve Bayram da Türkali köyüne yerleşir. Bayram Çavuş’un oğulları; Mustafa Çanakkale Savaşları sırasında Kaz dağında vurulur. Cafer Suriye-Filistin- Yemen savaşlarında şehit olur ve İbrahim de Çanakkale’de şehit olur.  Kızları; Müslüme Akar, Gülsüm Serez (eşi: Hüseyin Ambarcı) ve Elif Serez (eşi:İsmail Serez)’dir.  

2. Acemoğulları Sülalesi : Esat Hitay, Celal ve İhsan Hitay, Dilber Özbay ile Ziver Gökmen’in  babalarıdır. Azeri Türklerindendirler ve İran - Azeri Bölgesinden gelmişlerdir.  

3. Kirlioğlu Sülalesi : Çoban Mehmetler, Mertler ve Mustafa Tufan’lar.  

4. Ismayıl Onbaşı (Istamali dede) Sülalesi : Oğulları Ali Baykan ile Ahmet Baykan,  kızı ise Hasbi Çet’in annesi (Sabır) dır.  

5. Şıntın Sülalesi : Mustaka (Mustafa Çakmak), Kontu dede (Mehmet Çakmak) ve Madı (Sultan Çakmak) gibi sülaleleri oluşturmaktadır.  

6. Ahmet Beyin Güveleri : Mehmet Ali Kaya’nın dedesi (Küçük Ali bey’in babası-Kongurcalı), Arif Ali’nin dedesi (Koca Ali bey), İzzet dede (Murat Gökmen’in dedesi), Ismayılağa (Hasbi Cura’nın dedesi-Meryem Cura’nın babası) ve Abdullah dedeler (Molla dede-Servet Yenigün’ün babası) gibi sülaleleri oluşturmaktadır.  

7. Çepni Köylerinden Evlatlık Olarak Gelenler: Hasan Ali Afacan (dedesi Mehmet-divit dede, Babalığı Mustafa, Analığı Elif), Ese Uysal, Musa Nacar, Musa Özcan ve Cafer Kula. Kuşkaya köyünden gelmişlerdir.  

8. Ali ve Battal Gazi Ateş Kardeşler : Akhisar Gubaşdere köyünden gelmişler ve belli bir süre sonunda tekrar Akhisar’a dönmüşlerdir.  

 

Türkali ‘den Çanakkale Savaşlarında Şehit Düşenler (1915-16)

  Alioğlu Hüseyin:Kobak dedenin babasıdır(Kobakali-Tekali,Çamlar sülalesinden). Hüseyin,  45. Alay, 2. Tabur, 7. Bölükte piyade er olarak, savaş sırasında yaralanmış ve kaldırıldığı Mekteb-i Harbiye Hastanesinde 11.03.1916’da şehit olmuştur.

  Pali Mustafa oğlu Hasan : Mehmet Ali Uçar’ın eşi Melek Uçar’ın ve Ese Uysal’ın dedesidir. Bayram dedenin müsahibinin oğludur. Değirmenci Ahmet Tufan’ın akrabasıdır. 1296 (1880) doğumlu olan Hasan, 5. Kolordu, 45. Alay, 2. Tabur, 2. Bölükte piyade er olarak “Meydan Harbi” sırasında savaşırken, 09.09.1915’de şehit olmuştur.

  Mehmet Akar’ın babası Hasan : Hasan ve Mahmut Akar’ların dedesidir.

  Bayram Çavuş oğlu İbrahim : Müslüme Akar, Ali Eker Serez ve İsmail Serez’in babasıdır.

  Bayram Çavuş oğlu Mustafa : Çanakkale savaşları sırasında Kaz dağlarında vurulmuştur.

  Bayram Çavuş Kızı Müslüme oğlu Ambarcı İsmail : Çanakkale savaşları sırasında şehit olmuştur  

 

Türkali’den, 1915-1922 Yılları Arasında Çanakkale, Filistin, Kafkasya ve Kurtuluş Savaşları Sırasında 67 Kişinin Şehit Düştüğü Bilinmektedir. Bunlardan Yukarıda 6 Kişinin Dışında,Yerleri Tam Olarak Saptanamayan  Diğer 50 Şehit Aşağıda Verilmiştir 

  Ahmet hoca (Küçük Ali’nin eşinin ilk kocası), Hacı Veli oğlu Mustafa, İzzet’in dedesi, Küçük Mustafa’nın babası, Mehmet çavuş oğlu Hasan, Cafer oğlu’nun kardeşi, Mollaca dede’nin babası, Şamanlardan Kadın ebe’nin eşi, Kara Veli oğulları İsmail ve Mustafa, Hasan çavuşlardan Sabır ebe’nin eşi, Divane dedenin babası, Derviş Ali’nin babası Cura Çavuş, Vanlı İsmail’in babası, Balın ebe oğlu (Cindiri), Çolak dede oğlu, Tekali dede oğlu Mehmet Ali, Durmuş dede oğlu, Kara Mahmut dedenin oğulluğu, Mehser ebe’nin eşi Ali, Acar ebenin oğlu, Çakal dedenin oğlu, Kuru dedenin oğlu, Ambarcılardan Mehmet, Hasbi Çet’in büyük dedesi, Ambarcı Mustafa, Ambarcı Hüseyin,  Polis’lerden Alıklı dede ve Polis dede’nin babası Çalık, Hacı bakkal oğlu, Mahmut’un babası(Gıdımili), Budak’lardan (Hasan Hüseyin, Mıhrı, Uzun Mehmet ve Uzun Ali), Kepsut’lu kardeşler (Yüksel’in dedesi ve Musa), Çavuş’un amcaları (İbrahim ve Mustafa), Memni, Hasan Çavuş’lardan İsmail, Karaısmayıllardan Kel Hasan, Kati dedenin oğlu İsmail, Bayram çavuş oğlu Cafer (Filistin), Nizam dedenin oğlu Mustafa, Cüce dedenin oğlu Ali molla, Bektaş’ın Ana dedesi Durmuş Ali Cura, Bıçakçı Ali Çavuş ve Uzun Mehmet kardeşler, Rüzgar Nuri.           

Türkali Köyü Halkının Türkmen Tarikatları İçerisindeki Yeri

  1703 tarihinde Tokat dolaylarında çıkan bir isyanından kaçan ve Batıya gelen Türkmen boylarından oldukları sanılmaktadır.

 Alevi Türkmenleri Gruplarından Tahtacı Türkmenleridir. Alameti-farikası Oğuzların simgesi olan ve “Üç Ok”tan esinlenen “Kazayağı”dır. Erdebil Tekkesi etkisinde Kul Himmet ve Şah Hata-i’den nefesler söylerler.

 Tahtacı Türkmenleri,Yanınyatır Ocağına bağlı Çaylaklar, Sivrikülahlılar, Cingözler, Üsküdarlı, Enseli, Ala abalı, Çiçili, Mazıcı, Gökçeli ve Nacarlı oymakları ile Hacı Emirli Ocağına bağlı Sehepli, Kabakçı ve Aydınlı  Oymaklardan oluşmaktadır.

 Türkali köyü halkı, Tahtacı Oymaklarından Yanınyatır (Yanyatır) Ocağına bağlı, Aydınlı veya Çaylak Oymağı içinde yer almaktadır. Neşeli, konuşkan, serbest, açık, dürüst, Oğuz neslinin tüm güzelliklerini muhafaza eden, öz Türkçe konuşan, çalışkan ve ahlaklı insanlardır. Yanınyatırlar, laik, insan haklarına saygılı, Peygamberleri Hz. Muhammed, kitapları Kuran, Meshepleri İmam-ı Caferi ve Pirleri de Hünkar Hacı (Hoca) Bektaş-ı Velidir.

 Yanınyatırlar inanç olarak, Hacı Bektaş Kolundan İmam-ı Rıza (Meşhed-i İmam Rıza veya diğer adıyla İmam Ali Rıza, 818 yılında zehirlenmiştir) ve Musa Kazım silsilesine dayanırlar. Hacı Bektaş ve Yanınyatır ocaklarının müstakil olduğu ve fakat Aleviliğin Anadolu’da Hacı Bektaş döneminden daha da eskilere dayandığı da bilinmektedir. Anadolu’da yaşadıkları yerler: Toroslar; Balıkesir (Mazıcı Oymağı-Çepni köyleri); İzmir (Çobanlı Oymağı-Narlıdere, Uzundere, Alurca, Naldöken, Seydiköy, Cumaovası, Kemalpaşa, Kızılcalı, Tepeköy, Camgölü kızılcası, Bademler, Güzelbahçe); Çanakkale (Çiçili Oymağı, Derbentbaşı, Mersinoba, Karıncalı, Koşuburnu, Ovacık ve Akçeşme) ve Kazdağı yöresinde (Çobanlı ve Aydınlı Oymakları) yaşarlar.

 Yanınyatır ocağı kolunun ataları 350 yıl önce yaşadığı tahmin edilen Feyzi oğlu Dur Hasan Dededir. Mezarı Adana-Misis taraflarında Kabaağaç’ın Hasova’sında 60 hanelik  Dur Hasan Dede köyü- Karyesindedir. Aynı yerde Mehmet Ali Dede 1867’de bir dergah yaptırmıştır. Dur Hasan Dedenin torunu Kürklü Hasan Baba, İzmir Kemalpaşa’da ve üçüncü nesilden olan Hızır Necati Haskan (Yanyatır Hızır, 1901-1976) da Narlıdere’de yatmaktadır. Kızı Selvinaz Turgutlu’da ve baldızı Şehriban ise Edremit Mehmetalan köyünde bulunmaktadır.

 

Çobanlı, Çiçili, Aydınlı, Sivrikülahlı, Cingöz, Üsküdarlı, Enseli, Ala Abalı, Gökçeli, Nacarlı, Sehepli, Kabakçı  ve Çaylaklar Oymaklarının Anadolu’da Yaşadıkları Yerler:

  Kıbrıs; Reşadiye; İzmir-Narlıdere, Uzundere, Alurca, Naldöken, Seydiköy, Cumaovası, Kemalpaşa, Kızılcalı, Tepeköy, Cam gölü kızılcası, Bademli,  Güzelbahçe, Kemalpaşa, Urla ve Bulgurca; Adana-Kozan Akkaş ağa çiftliği; Mersin; Isparta-Turan mahallesi; Burdur-Yukarı Mahalle; Antalya; Finike, Gökbük, Hızırkahya ve Baymak köyleri; Muğla, Köyceğiz, Ortaca ve Çakallık köyleri; Denizli Akkonak köyü ve Acıpayam; Aydın Yılmazköy ve Alamut köyleri, Söke ve Çine; Manisa, Salihli, Kasaba,Bergama, Menemen, Albayrak ve Şehirli köyleri; Akhisar Gebeçınar ve Gubaşdere köyleri; Bergama, Karalarbaşı,Demircidersi, Yerliler ve Kapıkaya köyleri; Kınık Bağalanı ve Enalanı köyleri; Balıkesir Türkali köyü,Çepni köyleri, Kepsut Mehmetler köyü ve Savaştepe Kongurca köyü; Manisa - Soma Kozluören köyü; Edremit Bahçedere, Doyuran, Arıtaşı, Kızılçukur, Tahtakuşlar, Çamcı, Hacıhasanlar, Mehmetalan, Yastıçalı,  Gavlaklar ve Doyran köyleri; Burhaniye Tahtacı (Taşcılar) ve Pelitköy; Bergama - Kozak köyleri ve Demirci deresi köyü; Narlıdere Ocağına bağlı Çanakkale köyleri; Çakalini, Bahçedere, Hasanobası (Kıztaşı), Çiftlikköy, Güzelköy (Kısacıkaltı), Tuztaşı, Akçeşme, Kemerdere, Derbentbaşı, Yenimahalle, Ovacık, Mersinçeşme, Akçaalan, Denizgöründü ve Gürecik Mahallesi, Elmacık (Değirmendere Mahallesi), Çiftlikdere, Kayadere (Atıkhisar Mah.) Mareşal Fevzi Çakmak (Mazılık) ve Damyeri Mahallesi, Karıncalı ve Bayramiç’te Karıncalı ve Güvemcik köylerinden gelenlerin oluşturduğu Mahalle.

 

Türkali Köyü Folkları

 Halk oyunları yarışmasında Türkiye birincisi olmuşlar ve 1974 yılında Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından “Türkiye birincilik belgesi” verilmiştir.

  Türkali’de Cuma Efe Olayı

 Hüseyin Serez’e göre, 1919-22 yılları arasında ve Yunan işgali sırasında, Türkali köyünde üç yunanlı bulunmaktaydı. Bunlar sivil ve yunanlılar için istihbaratçı olarak çalışırlar. İki kardeş olan Mito ve Dimitri, Özbay’ların değirmenini ve diğeri Nikola ise Ambarcıların değirmenini işletir. Bu üç yunanlı bekardır ve köyün kadınlarına da sarkıntılık yaparlar.

 Cuma efe, Karagedik köyünden, yiğit ve kilosu da yerinde bir efedir. Bir hıdrellez günü, Cuma efe ve arkadaşı Arif efeyi, yunan askerleri Türkali köyünde mevcut diğer üç yunanlının da yardımıyla yakalar. Köy meydanında vurmak isterler. Ancak köylülerin karşı gelmesi üzerine, Özbay’ların değirmeni (Çal Değirmeni)’nin karşısında vururlar. Bu olay üzerine, Türkali köyü halkı Cuma Efe için, “Uzun olur küpelerin yolları (Aman), Çal dermende kaldı, Cuma Efe’nin de kolları…” dizeleriyle başlayan ve ağıt tarzında bir türkü yakarlar. Yıllarca bu türkü matemli bir şekilde söylenerek folklor oyunu haline getirilir.

 Türkali’de Bayrak Olayı

 Hüseyin Serez’e göre, Serez’li oğlu Bayram Dede Kozak’tan Kozluören köyüne geldiği zaman, bir bohçaya sarılmış, beyaz ipekli ve yedi renkli bir Bayrağı da  beraberinde getirmiş olduğu bilinmektedir. Bu bayrağın “kendisine teslim edildiğini, Şah Bayrağı olduğunu ve kelli sülalesine (kılık kıyafeti düzgün saygın kişiler) verildiğini” söyler. Yıllarca bu Bayrağı beline bağlı olarak taşır. Daha sonraları ise, Türkali köyüne geldiğinde Bayrağı da belinden çıkarıp evinde muhafaza altına almaya başlar. Bayram dedenin eşi bahar ebe bir gün, o Bayrağı alır ve Kepsut Tekke köyünde bulunan bir Tekkeye götürür ve Bayrak orada kalır (Aslında Tekke köyünde kabri ziyaret edilen kişi, Balıkesir Mutasarrıflığında da bulunan “Gazi İne Bey”dir). Daha sonraları bu defa muhtelif törenlerde kullanılan Ay-Yıldızlı Türk Bayrağını, Serez sülalesi  bulundurmaya başlar ve korumaya alır.Tören-düğün günlerinde Bayrak, büyük bir merasimle koruma evinden alınır ve tören sonrası da alındığı eve teslim edilir. Bu durum günümüze kadar böylece devam edip gider.

 Bayram dede diğer dört kardeşiyle birlikte Serez’den geldiklerinde birisi Burhaniye Taşcılar köyüne, birisi İstanbul’a ve diğeri de Güre-Yassıçalı köyüne yerleşirler. Bu gün, bu köylerde de Ay-yıldızlı Türk Bayrağı, Serez sülaleleri tarafından muhafaza edilmektedir.

 Not: Bayram dedenin “Şah bayrağı” dediği “Şah”, muhtemelen Şah İsmail’dir (Ancak, Alevi inanışına göre, “Şah”: aynı zamanda “Ali” ve “On İki İmamlar”dır). Şah İsmail adına çalışan ve onun Anadolu’daki önemli temsilcisi olan Şah kulu (Şeyhoğlu, Karabıyıkoğlu), Serez, Selanik, Yenice-Zagra, Filibe, Sofya ve öteki Rumeli il ve kazalarına örgütleyicilerini gönderiyordu. Bunlar arasında İmamoğlu da Selanik’e görevlendirilmişti. Bu propaganda işleri 1509’da başlamıştır.

 Von Hasluck, Bektaşiliğin coğrafi dağılımında Serez’li Pir Sultan Abdal’dan da bahseder. Balkanlarda 15.yüzyılda yaşayan bu zat, Makedonya’ da Bahçe ve Cuma tekkelerinin ilk ruhani önderlerinden olup, fütühat erlerinden ve büyük bir Bektaşi azizidir. Ahret kardeşi Gazi Ali Baba olan Serez’li Pir Sultan Abdal(Haydar)’ın Selanik yöresinde Bahçe tekkesinde türbesi bulunmaktadır. Bu yöreden gelerek İzmir, Manisa ve Samsun civarına yerleşen göçmenler, bu kişiden bahsederler.

  Uzan (Uzun) Dede Kimdir ?

 Vaktiyle ve henüz Türkali köyünün olduğu yerde bir yerleşim yokken ve muhtemelen her yer ormanlarla kaplı iken,Tayipler ve Kirazpınar köyleri arasında “Kokarca” mevkii olarak bilinen yerde konar-göçer şekilde, bir Türkmen-Yörük aşireti yaşar. Balıkesir için, 1484-1503 yılları arası kuraklık, kıtlık ve veba salgını nedeniyle felaket yılları olarak bilinir. Nitekim, Karesi Bey oğlu Demirhan Bey de 1345’de veba’dan ölür. Ayrıca, 1720 yılında ve daha sonraları yıllarda da veba salgınları olur. Bu nedenle, uzak doğudan başlayan ve tüm Avrupa’ya yayılan veba salgını (kara ölüm) sırasında hastalık bu defa Uzan dedenin Yörük aşiretine de bulaşır ve ölmeye başlarlar. Muhtemelen aşiret reisi olan “Uzan dede” de hastalanır ve öldüğünde bu gün Türkali mezarlığının bulunduğu yere defnedilmesini ister. Daha sonraları, Kirazpınar köyünün altında ve Koca mezarlığın yanında bulunan ve Türkali köyüne ilk yerleşenler olarak bilinen 12 hanelik Türkmen aşireti, Ahmet bey’in peşi sıra Türkali’ye göç ederek yerleştikleri sırada, mezarlık yeri aramaya başlarlar. Çevrede tek mezar olarak bulunan “Uzan dede”nin  bu günkü yattığı yeri seçerler.

 Türkali köyü halkı, ilk günden bu güne kadar, bu mezarda kimin yattığını da kesin olarak bilmediklerinden, bir yatır görüntüsü kimliğine geçen bu mezarın “ulu bir kişiye ait” olabileceğine inanırlar ve kabirlerini ziyaretlerinden öncesinde ilk defa Uzan dede’ye niyaz ederler.

 

Türkali Nüfusuna Kayıtlı Memurlar ve İş Adamı Olarak Çalışanlar

(Sırlama, 1946-2006 Yılları Arasında, Yaklaşık Mezuniyetlerine Göre Yapılmıştır)

 

Adı ve Soyadı

Mesleği

Şevki ÖZBAY

Hava Astsubayı (İlk Astsubay)

Ahmet BAYKAL

Uzman Çavuş

Nazmi ÇİÇEK

İlköğretim Öğretmeni (İlk öğretmen)

Bozkurt SEREZ

Veteriner ve Sıhhiye Astsubayı

Hulusi BARUT

Karargah Astsubayı

Sultan ÇİÇEK

Ebe-Hemşire

Selçuk AYDOĞAN

Orman Yüksek Mühendisi

Yılmaz ÖZBAY

Prof. Dr. , Kimya Yüksek Mühendisi

Mehmet SEREZ

Prof. Dr. , Orman Yüksek Mühendisi

İhsan HİTAY

İnşaat Yüksek Mühendisi, İş adamı

Necaver ÖZBAY

Ortaöğretim Öğretmeni

Nebi TUFAN

Memur

Erol ÖZBAY

İlköğretim Öğretmeni

İsmail Hakkı DENİZ

Memur

Hilmi Zeki ÖZDEMİR

Memur

Mehmet Ali ÇİÇEK

Tıp Doktoru

Hasbi ÇET

Memur

Gülistan TUFAN

Yüksek Hemşire

İsmail DEMİR

İlköğretim Öğretmeni

Senemboy ÖZBAY

Memur

Selahaddin BARUT

İlköğretim Öğretmeni

Nurcan ÇİÇEK

Memur

Nuran ÇİÇEK

Avukat

Nuray ÇİÇEK

Gazeteci

Ali SEREZ

Ziraat Teknikeri

Deniz ÖZBAY

Ziraat Mühendisi, İş adamı, Medya

Umut ÖZBAY

Galatasaray Üniv., İ.İ.B.F. İşletme

Cahit ÖZBAY

Elektrik-Elektronik Yüksek Mühendisi

Mustafa SEREZ

Orman Endüstri Müh., İş adamı, Medya

Murat SEREZ

İ.İ.B.F. Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri. İş adamı

Kazım SEREZ

İ.İ.B.F. İktisat, Bankacı

Bahriye SEREZ MÜZDE

Ebe-Hemşire

Nurten SEREZ NACAR

Ebe-Hemşire

Fatma HİTAY

Ebe-Hemşire

Dudu GÜRSOY

Ebe-Hemşire

Abidin GÖKMEN

Astsubay

Hasan Ali GÖKMEN

Astsubay

Fazlı ÇATAN

Astsubay

Ali ÇATAN

Astsubay

Keriman AFACAN

Ebe-Hemşire

Güllü SEREZ

Ebe-Hemşire

Sadettin SEREZ

Subay

Engin TUFAN

Polis

Bayram Ali AĞIR

Astsubay

Bayram Ali SEREZ

Polis

Metin SEREZ

Astsubay

Ali UYSAL

Polis

Şeref BARUT

Astsubay

Barış SEREZ

İ.İ.B.F. İşletme,serbest

Can SEREZ

Subay

Nazmiye ÖZBAY

Memur

Şanver DEMİR

Astsubay

İsmail ÇAM

Astsubay

İsmail AFACAN

Astsubay

Hayriye AFACAN

Ebe-Hemşire

Gülsüm AFACAN

Türkçe Öğretmeni

Özlem AFACAN

İlköğretim Öğretmeni

Sabriye DENİZ

Öğretmen

Çoşkun SEREZ

Öğrenci, Veteriner Teknikeri

Muharrem SEREZ

Astsubay

İncinar BARUT

Ebe-Hemşire

Hasan AKAR

Astsubay

Naci AKAR

Astsubay

Sabır CURA

İlköğretim Öğretmeni

Mesut ÇET

Astsubay

Ahmet ÇET

Astsubay

Deniz DEMİR

Polis

Derya  DEMİR

Ebe-Hemşire

Nevin HİTAY

Memur

Ali İhsan HİTAY

Özel sektörde

Okan HİTAY

Astsubay

Mustafa ÖZDEMİR

Astsubay

İbrahim ÖZENÇ

Astsubay

Sedat AMBARCI

Uzman Çavuş

Barış AĞIR

Uzman Çavuş

İsmail ÇATAN

Astsubay

Alkım ÇATAN

İ.İ.B.F. Kamu Yönetimi

Bağış ÇATAN

Uzman Çavuş

Emine SEREZ

İlköğretim öğretmeni

Mehmet ÖZBAY

Memur

İsmail ÖZENÇ

Astsubay

Engin ÖZENÇ

Astsubay

Ebru SEREZ

Öğrenci, Hemşire

Birsen EREZ

İlköğretim Öğretmeni

Aybige AYDOĞAN

E.Ü. Doç. Dr., Jeofizik Yüksek Mühendisi

Çağrı AYDOĞAN

H.Ü. Fransızca Bölümü mezunu

Bahar AYDOĞAN

E.Ü. Ziraat Yüksek Mühendisi

Mehmet Ali KULA

Astsubay

Birsen DEMİR

Tarih Öğretmeni

Şanver DEMİR

Astsubay

Hakan AFACAN

Astsubay

Nafi SEREZ

İ.Ü. Ulaştırma ve Lojistik Yüksek Okulu

Sevgi DENİZ ARAZ

İlköğretim Öğretmeni

Murat DENİZ

Rehber, Turizm, Hotel İşletmecisi

Burcu ÖZBAY

İnşaat Yüksek Mühendisi

Özlem GÖKMEN

Tekstil

Sezer ÇAM

Uzman çavuş

Sertan ÇAM

PTT Güvenlik görevlisi

Ali Ekber ÖZBAY

İlköğretim Öğretmeni

Deniz DEMİR

Polis

Derya DEMİR

Ebe-Hemşire

Aysu TUFAN

İlköğretim Öğretmeni

Özgür ÇET

Harbiyede öğrenci

Önder DEMİR

D.E.Ü. Jeoloji, öğrenci

Buket DEMİR

D.E.Ü. Matematik, öğrenci

   

 

Türkali köyü Türküleri

 

Asmada Salmış Filizi

(Derleyen: TRT, TRT Repertuar No:01837)

 

Asmada salmış filizi (Tangom)

Bulamam evinizi

Şimdi de bildim sevdiğini (Tangom)

Soldurmuşun rengini

 

Tangolara sarıceğım gine (vay vay vay)

Gine vay gine vay hop gine (vay)

Güzellerin alıceğim gine (vay vay vay)

Gine vay gine vay yavrum gine (Vay)

 

Asmada davşan govarım (Tangom)

Düştüm dizimi ovarım

Ben bu köyü çok sevdim (Tangom)

Beni de burdan everin

 

Tangolara sarıceğım gine (vay vay vay)

Gine vay gine vay hop gine (vay)

Güzellerin alıceğim gine (vay vay vay)

Gine vay gine vay yavrum gine (vay)

                          

 

  Mendili Oyaladım

(Derleyen: İdil Öztamer, Notaya alan: Nida Tüfekçi-Mustafa Günaydın, TRT Repertuar No: 00144)

 

Mendili oyaladım (nina nini nam)

Dürmeye kıyamadım (nina nini nam)

Dürmeye kıyamazken (nina nini nam)

Nazlı yare yolladım (nina nini nam)

 

Sizin evle bizim ev (nina nini nam)

On adımdır arası (nina nini nam)

Nazlı yarin sevdası (nina nini nam)

                                  Bana yürek yarası (nina nini nam)

 

Evlerinin Önü Sarı Karınca

(Derleyen: İdil Öztamer, Notaya Alan: Mustafa Günaydın, TRT Repertuar No: 00143)

 

Evlerinin önü sarı karınca (Anam, sarı karınca)

Oynan gızlar oynan bayram gelince (Anam, bayram gelince)

Evlerinin önü badem avlusu (Anam, badem avlusu)

Gel dedim de gelmedi ana kuzusu (Anam, ana kuzusu)

Evlerinin önü dut’tur geçilmez (Anam, dut’tur geçilmez)

Dudun yaprakları sıktır seçilmez (Anam, sıktır seçilmez)

                                  

 

                                

                                 Cuma Efe

                                 (Kaynak: Mehmet Özdemir)

                                    

                                 Uzun olur küpelerin yolları (Aman)

                                    Çal dermende kaldı

                                    Cuma efenin de kolları

                                 Nolaydım nolaydım

                                 Hükümete kendim teslim olaydım

                                

                                 Uzun olur at köyünün ekini (Aman)

                                 İstanbul’dan gelir Akif efenin de hekimi

                                 Nolaydım nolaydım

                                 Hükümete kendim teslim olaydım

                                

                                 Dumanlıdan geçirdiler izimi (Aman)

                                 Duman duman sandım

                                 Şalvarıyıg da tozunu

                                 Nolaydım nolaydım

                                 Hükümete kendim teslim olaydım

 

 

                               

                                Kurban Olam Kalem Tutan Ellere

                                   ( Semah nefesi. Kaynak: Mehmet Özdemir. Kaynağa ek olarak

                                Hasbi Çet ve İsmail Serez deverilmektedir. 08.09.1967’de TRT

                                Müdürlüğü tarafından derlenmiştir. Benzeri başka bir

                                türkü Sıvas’dan Repertuara girmiştir (Sıvas ellerinde)

                                Rept.No: 907)

 

                                   Kurban olam kalem tutan ellere (Efendim efendim)

                                   Katip arzuhalim yaz yare doğru (Yaz doğru yaz doğru yaz doğru)

                                   Şekerler ezeyim şirin dillere (Efendim efendim)

                                   Katip arzuhalim yaz yare doğru

                                   Aşamazsan telli durnam dön geri

                                   Sıvas ellerinde sazım çalındı (Efendim efendim)

                                   Çamlı bellerde bölük bölük bölündü

                                   Yardan ayrılalı sinam delindi (Efendim efendim)

                                   Katip arzuhalim yaz yare doğru

                                   Aşamazsan telli durnam dön geri

 

 

Alefe’nin Evleri Gonağa Yakın

                                   (Kaynak: Servet Yenigün. Kaynağa ek olarak, Ali Özbay ve

                                Mehmet Özdemir de verilmektedir. Türkü Balıkesir Türkali

                                Köyüne Aittir ve 09.09.1967’de TRT Müzik Dairesi Başkanlığı

                               TH Müdürlüğü tarafından derlenmiştir. Repertuar No: 904)

 

                                   Alefe’nin evleri gonağa yakın

                                   Yağla martinini de Alefe’m goluna takın

                                   Kamalı geliyor kendini sakın

                                   Al atı var kır atı var yol mu dayanır

                                   Gama yarasına da Alefe’m can mı dayanır

                                   Kuyulanın altından eyildim geçtim

                                   Sağ yanımdan vuruldum Alefe’m sol yana düştüm

                                   Ben bu eşkiyalıktan dünden aman vazgeçtim

                                   Al atı var kır atı var yol mu dayanır

                                   Gama yarasına da Alefe’m can mı dayanır

                                   Kuyulanın altında inden aman evim var

                                   Alıverin martinimi Alefe’m benim kimim var

                                   Soma kazasında Amman benim yarim var

                                   Al atı var kır atı var yol mu dayanır

                                   Gama yarasına da Alefe’m can mı dayanır

 

 Bir Sen İç

Güzel Şah'tan bize bir dolu geldi  
Bir sen için sevdiğim, bir de bana ver  
Bavlum Sultan Kızıl Veli'den geldi  
Bir sen için sevdiğim, bir de bana ver  

Payım gelir erenlerin payından  
Oniki imam nesli Ali soyundan  
Selman'ın içtiği üzüm suyundan  
Bir sen için sevdiğim, bir de bana ver  

Beline kuşanmış nurdan bir kemer  
Aşkın dolusunu  içenler kanar  
Herkes sevdiğine bir dolu sunar  
Bir sen için sevdiğim, bir de bana ver  

Pir Sultan'ım, hamı, hası seçerim  
Hak okurum, aşk kitabın açarım  
Yar elinden ağu gelse içerim  
Bir sen için sevdiğim, bir de bana ver  

                                               Pir Sultan Abdal 

 

 

 

Güzel Pirden Bize Bir Dolu Geldi

(Kaynak: Hikmet SEREZ uyarlaması, Derleyen:

 Rabia KOCAASLAN)

  

Güzel pirden bize bir dolu geldi

Bir sen iç sevdiğim bir de deme ver

(Pirim of bir de deme ver yar yar)

Biliriz Hacı Bektaş Veli’den geldi

Bir sen iç sevdiğim(sevdiğim) bir de deme ver

(Pirim of bir de deme ver yar yar)

                                   Durnalar durnalar allı allı durnalar

                                   Oturmuş kömür gözlüm ellerini gınalar

                                   (Yar yar gınalar yar yar gınalar)                                      

Payım gelir erenlerin (aman aman yar ayar) payından

                                   Muhammed neslimiz (de) Ali soyundan (soyundan)

                                   Kırkların ezdiği (de aman aman) engür suyundan

Bir sen iç sevdiğim bir de deme ver (ah yar yar dost ah medet

medet medet)

Belime guşattılar aman aman bir nurdan kemer

İçmişim doluyu (da) çırağım yanar (yanar)

Hekes sevdiğinden (aman aman) bir dolu umar

Bir sen iç sevdiğim bir de deme ver (ah yar yar dost ah medet

medet medet)

Senin dervişlerin gaynadı çoştu

Gaynayıp çoşanlar (da) ser’inden geçti

Sefil Kul Hüseyin’im bir dolu içti

Bir sen iç sevdiğim bir de deme ver (Pirim hey imanım hey bir

de deme ver)

 

 

Şaplak Havası (Kaynak: Mehmet Özdemir)

 

İnsan zalim oldu zulümler arttı

Şimdiki sofular şeytana taptı

Yetiş ya Muhammed ya Ali

Yol elden gitti

Hani kurduğumuz nizam terazi

Herkes nasibini almaya razı

Komşu komşuya eder kaygı

Yetiş ya Muhammed ya Ali

Yol elden gitti

 

 

 

 

Uzun Hava (Kaynak: Mehmet Özdemir)

 

Karalar giymişsin yasta mı başın

Kudretten çekilmiş garadır kaşın

Anan mı öldü baban mı yoksa gardaşın

Oğlan ne dolaşırsın mezarı

 

Karalar giymişim yastadır başım

Kudretten çekilmiş garadır kaşım

Ne anam öldü ne babam ne gardaşım

Yar aşkına dolaşırım mezarı

 

Yüce dağ başından indirdiler salınan

Kollarımı bağladılar şalınan

Alemin gönlü dolu dünya malınan

Benim gönlüm suna boylu yarinen

 


                     Kaynaklar

 

Abdurrahman Dede, Rumei’nde Bırakılanlar (Batı Trakya Türkleri). Otağ Matbaası, 1975.

Abdülmecit Mutaf. Salnamelere Göre Balıkesir (1847-1922). Zağnos Kültür ve Eğitim Vakfı,2003.

Akarslan, M., Türk Milli Mücadelesi’nin Balıkesir Cephesi. Balıkesir Valiliği Kültür Yayınları, No:2, 1998.

Ali Selçuk, A., Tahtacılar. Yeditepe Yayınları, 2005

Aydın Ayhan. Balıkesir ve Çevresinde Yörükler, Çepniler ve Muhacırlar. Zağnos Kültür ve Eğitim Vakfı,1999.

Anon., Bitek Kent : Balıkesir. Yapı Kredi Yayınları No: 1919, 2003.

Anon.,Türk Dünyası El Kitabı. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları:121,Seri:1,Sayı:A-23,Ankara, 1992.

Baki Öz, Osmanlı’da Alevi Ayaklanmaları. Can Yayınları-191, 2003.

Cemal Kutay, Milli Mücadelede Balıkesir. Türk Petrol Yayını, 1986, İstanbul.

Anon.,Folklar-Edebiyat,Alevilik Özel Sayısı-II, Cilt : VIII, 2002/2.

Hüseyin Serez. Şahsen görüşmelerde alınan bilgiler, 2004.

İbrahim Serez. Şahsen görüşmelerden alınan bilgiler, 2004

İsmail Hakkı Uzunçarşılı. Karesi Vilayeti Tarihçesi. Zağnos  Kültür ve Eğitim Vakfı, 2000.

İsmail Hakkı Kadıoğlu. Çepniler Balıkesir’de. Balıkesir Vilayeti Matbaası,1935.

İsmail Özmen, Alevi-Bektaşi Şiirleri Antolojisi. Cilt 1, 1998, Kültür Bakanlığı Yayını

Kamil Su. Balıkesir ve Civarında (Edremit)Yörükler- Türkmenler. İstanbul Resimli Ay Matbaası,1938.

Martin Lings (Ebubekir Siraceddin), Hz.Muhammed’in Hayatı. İnsan Yayınları, 2006.

Muharrem Eren. Mutassarıf  Ömer Ali Bey. Zağnos  Kültür ve Eğitim Vakfı, 1993.

Mutaf, A., Salnamelere Göre Karesi (1847-1922). Zağnos  Kültür ve Eğitim Vakfı,2003

Nejat Birdoğan. Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi. İstanbul-Mozaik Yayınları,1995.

Nezehat Baydur. Anadolu’da Kutsal Dağlar-Dağ Tanrıları. İstanbul Graphis Yayınları,1994.

Orhan Türkoğlu. Alevi-Bektaşi Kimliği. İstanbul Timaş Yayıncılık,1995.

Özakman, T., Şu Çılgın Türkler. Bilgi Yayınevi, 210. Basım, Kasım 2005.

Peter A. Andrews. Ethnic Groups in the Republic of Turkey. Wiesbaden, Dr.Ludwig Verlag,1989.

Rıza Yetişen. Tahtacı Aşiretleri. İzmir Memleket ve Gazetecilik-Matbaacılık,1986.

Serin, A., Genelkurmay: 57.Alay’ın Sancağı Kayıp. Hürriyet, 02.05.2005.

Tacettin Akkuş. Balıkesir Kazası (1840-1845). Zağnos  Kültür ve Eğitim Vakfı, 2001

Tahtacılar Sempozyumu. 26-29 Nisan 1993, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1995.

TRT., Balıkesir Türküleri

Turan Alptekin. Uyur İdik Uyardılar. Cem Yayınevi,1994.

Uğur Mumcu, Kürt-İslam Ayaklanması(1919-1925). Tekin Yayınevi, 1993.

Veli Asan. Tahtacı Türkmen Ozanları. Kültür Bakanlığı Yayınları, 1997.

Yusuf Ziya Yörükan. Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar. Kültür Bakanlığı, 1998.

Zekeriya Özdemir. Milli Mücadele Yıllarında Balıkesir Cepheleri. Balıkesir Belediyesi,2001.